8 askerin 8'i de serbest! Eeee?


Bülent Arınç'a suikast planladığı iddiasıyla gözaltına alınarak adliyeye sevk edilen 8 askeri personelin 8'i de serbest bırakıldı.




ASKERLER SERBEST



Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığındaki aramanın başlaması sonrasında gözaltına alınarak adliyeye sevk edilen 8 askeri personelin 8'i de serbest bırakıldı.

Özel Kuvvetler Ankara Seferberlik Bölge Başkanlığı’ndaki aramalara önceki gece ara veren hâkim, dün 4’üncü kez karargâha giderek kozmik odadaki belgeleri incelemeyi sürdürdü. Yeni arama, Genelkurmay Başkanlığı’nın internet sitesinden duyuruldu.

Hürriyet'teki habere göre Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’ın izlendiği iddialarının ardından Seferberlik Bölge Başkanlığı’nda dün 11.00 sıralarında yeni bir arama başlatıldı. 11’inci Ağır Ceza Mahkemesi Hâkimi Kadir Kayan’ın 4’üncü araması saat 23.40’da sona erdi. Aramaya ilişkin Genelkurmay Başkanlığı’nın yaptığı duyuru özetle şöyle:

Belgeleri hâkim inceliyor

Yürütülmekte olan bir soruşturma kapsamında, 26 Aralık 2009 günü içeriği devlet sırrı niteliğindeki belgeleri kapsayan bölümde başlatılan arama faaliyeti, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 125’inci maddesi uyarınca ilgili Hâkim tarafından bizzat yapılmaktadır. Tek hâkim tarafından yapılmakta olan bu inceleme sürecinde, doğal olarak dinlenme ve idari işler için aralar verilmekte, bu nedenle inceleme süresi uzamaktadır. Tamamen yasal çerçeve kapsamında yürütülmekte olan bu incelemenin bir müddet daha devam edebileceği anlaşılmaktadır.

8 asker serbest

Aramanın başladığı saatlerde, Merkez Komutanlığı’nda gözaltında tutulan, aralarında Seferberlik Bölge Başkanı Albay Yusuf Akal’ın da bulunduğu 8 asker gizlilik içinde Ankara Adliyesine getirildi. 4 günlük gözaltı süreleri sona eren 1 er, 2 astsubay, 5 subay için alışılmışın dışında bir yöntem uygulandı. Şüpheliler, hükümlüler için kullanılan ve sadece cezaevi araçlarının girebildiği nezarethane kapısından içeri alındı. Askerler için adli tıp uygulaması yapılmadı. Ancak farklı askeri hastanelerde sağlık kontrolünden geçirildiler. Öğlen sorgulamanın başlamasıyla birlikte nezarethanede tutulan şüpheliler sırayla, Cumhuriyet Savcısı Mustafa Bilgili’nin odasına çıkarıldılar. 9 saat süren sorgulamadan sonra saat 23.00 sıralarında 5 asker serbest bırakıldı. Albay Yusuf Akal, Albay E.Y.B. ve Binbaşı İ.G. ise tutuklanmaları talebiyle sevkedildikleri nöbetçi Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki sorgularının ardından saat 01.00 sıralarında serbest bırakıldılar.

MİT: Soruşturmada yokuz

Bu arada, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), “Şoför Serkan T.’nin babasıyla yaptığı telefon konuşmasının MİT tarafından dinlendiği” haberlerini yalanladı. MİT’in açıklamasında, “Seferberlik Bölge Başkanlığı’nda arama yapılmasına ilişkin sürecin hiçbir evresinde MİT’in yer almadığı, herhangi bir dinleme kararının istihsalinin de sözkonusu olmadığı” vurgulandı.

Çok sıkı önlem

Ankara Adliyesine getirilen askerlerin sorgulamaları büyük bir gizlilik içerisinde sürdürüldü. Güvenlik görevlileri gazetecilerin görüntü almalarını engellemek için büyük çaba sarfettiler. Şüphelilerin getirilişi sırasında adliyenin etrafından askerler, geniş güvenlik önlemi alarak barikat oluşturdular. Savcılık ise her gün adliye koridorlarında görevlerini sürdüren basın mensuplarının adliye sarayına girişini yasakladı.

Hürriyet

*

AKP iktidarının, Genelkurmay ile açık bir hesaplaşması


BU AÇIK BİR

HESAPLAŞMADIR




Güner YİĞİTBAŞI
( Emekli Savcı )

Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanlığı Seferberlik Tetkik Kurulunda, Ankara Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemesinin Savcı ve Hakimleri tarafından, 25.12.2009 cuma günü akşamından bu yana, belirli aralıklarla yapılan aramaların, bir süre daha devam edeceği anlaşılmaktadır.

Devlet sırrı niteliğindeki en gizli belgelerin saklı bulunduğu, kozmik odalara kadar sirayet eden köklü bir arama yapıldığı dikkate alındığında, bu aramanın olağan bir arama olmadığı, Başbakan Yardımcısı ARINÇ’ a yönelik suikast iddiası vesile yapılarak, darbe girişimi mağduru olduğunu zanneden AKP iktidarı tarafından; soruşturmanın, Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin görev alanına giren Hükumete yönelik örgütlü bir darbe hazırlığı ve girişimi boyutuna taşınıp, okun yaydan fırlatıldığı, AKP iktidarının, Genelkurmay ile açık bir hesaplaşma içine girdiği gözlemlenmektedir.

Bir ilk olan bu aramaların; Başbakan Yardımcısı Bülent ARINÇ’ a yönelik suikast iddiasından kaynaklanmasına rağmen, suikast iddiası ile sınırlı bir arama olmadığı, aramanın asıl amacının; son yıllarda, malum çevrelerin ortaya attıkları, ordu içinde bir takım darbe planlarının yapıldığı iddialarına ilişkin delilleri arayıp bulmak olduğu kesindir.

Soruşturmanın özel yetkili savcılar tarafından yapılması ve arama kararının özel yetkili mahkeme hakimleri tarafından verilip bizzat uygulanması da, yapılan soruşturmanın ve aramaların, Genelkurmay içinde darbe amaçlı bir örgütlenmenin ortaya çıkarılmasına yönelik çok yönlü bir soruşturma olduğunu ortaya koymaktadır.

AKP Genel Başkanı ve AKP üst düzey yöneticilerinin, Genelkurmay Başkanına ve karargahına güvenmedikleri, suikast ve darbe iddialarıyla ilgili olarak, onlardan gelecek açıklamalara itibar etmeyerek, Genelkurmayın açıklama ve beyanlarına gerek duymadan, doğrudan suç delili aramak üzere Genelkurmayın ilgili biriminde arama yaptırmayı yeğledikleri anlaşılmaktadır.

Ceza Muhakemesi Kanununun 116. maddesine göre, yakalanabileceği veya suç delillerinin elde edilebileceği hususunda makul şüphe varsa; şüphelinin veya sanığın üstü, eşyası konutu, iş yeri veya ona ait diğer yerler aranabilir.

Ceza Muhakemesi Kanununun 116. maddesinden yola çıktığımızda; Genelkurmay Başkanlığına bağlı Seferberlik Tetkik Kurulunda, devlet sırrı niteliğindeki çok gizli belgelerin yer aldığı kozmik odalarda dahi kapsamlı bir arama yaptırıldığına göre, en başta Genelkurmay Başkanı olmak üzere, Genelkurmayda görev yapan askerlerin, potansiyel darbe şüphelisi kabul edildikleri ve bunun delillerinin arayışı içine girildiği açıktır.

AKP Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ ın; 27. Nisan. 2007 tarihinde dönemin Genelkurmay Başkanı tarafından Hükumetine yönelik olarak verilen e-muhtıraya, ARINÇ’ a yönelik suikast iddiasına verdiği önemi vermemesi ve bu muhtırayı soruşturma konusu yaptırmadığı gibi, muhtırayı veren dönemin Genelkurmay Başkanını, emekliliğinde zırhlı araç ile taltif etmesi, büyük bir çelişki olduğu gibi, ayrıca dikkat çekicidir.

E-muhtıradan hemen sonra, muhtıracı Genelkurmay Başkanı ile AKP lideri Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, Dolmabahçe Sarayında baş başa ve gizlice yaptıkları içeriği halkımızdan gizli tutulan görüşme konuları ile bugünlerde Genelkurmay’ın en gizli biriminde yapılan arama arasında bir bağlantı var mı bilemiyoruz.

Ancak, böyle bir bağlantının bulunup bulunmadığını, düşünmeye değer buluyoruz.

AKP Genel Başkanı ve Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN ile Sayın Genelkurmay Başkanı İlker BAŞBUĞ’un, bu soruşturma ve aramalar sebebiyle, sık sık bir araya gelip görüşmelerine rağmen, Recep Tayyip ERDOĞAN’ın, “İrtica İle Mücadele Eylem Planı” iddiasının ortaya atılmasından bu yana, Genelkurmay Başkanımıza ve diğer Genelkurmay üst yönetimine güvenmediği ve aralarında bir güven sorununun varlığı, kamuoyuna da yansımış bulunan inkar edilemez bir gerçektir.

Bu itibarla, ARINÇ’a yönelik suikast girişimi iddiasıyla başlatılan soruşturmanın; Genelkurmay’ın, ARINÇ’a yönelik suikast ve AKP Hükumetine yönelik darbe suçlarının şüphelisi sandalyesine oturtulması boyutuna taşınması karşısında; kozmik odalarda dahi yapılan aramalara rağmen, ARINÇ’a yönelik suikast ve AKP Hükumetine yönelik bir darbe hazırlığı ve planı yapıldığı iddialarının sabit olmadığının anlaşılması halinde, AKP Genel Başkanı Recep Tayyip ERDOĞAN’ın kabinesiyle birlikte Başbakanlık görevinden istifa etmesi, aksi halde ise, Genelkurmay üst yönetiminin yargı önünde hesap vermesi kaçınılmaz olacaktır.

*

Hiçbir güç, Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlığının ve aydınlığının karşısında duramayacaktır.


DURDURAMAYACAKLAR



Suay Karaman
Tüm Öğretim Elemanları Derneği
(TÜMÖD) Genel Sekreteri

Emperyalist güçlerin isteği üzerine açılım aldatmacalarıyla, ülkemizi bölmek isteyen güçler, etnik ayrımcılığın iç savaşa dönüştürülmek istendiği günümüzde, yeni yeni senaryolar üretmektedirler. Üretilen tüm senaryoların ortak bir noktası bulunmaktadır: Mustafa Kemal Atatürk’ün emperyalizme karşı büyük bir utku elde ederek kurduğu demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’nin parçalanmasıdır.

Bu amaçla özellikle 2002 yılında iktidara gelen AKP hükümeti ile büyük yol alınmıştır. Eğitim sistemi, dinselleştirilmektedir. Hukuk sistemi siyasallaştırılarak, yargı bağımsızlığı yok edilmektedir. Siyasi iktidara karşı olanlar, etkisizleştirilmektedir. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne karşı, psikolojik eylemler sürdürülmektedir. Özelleştirme talanıyla ulusal varlıklarımız, yer altı ve yer üstü zenginliklerimiz, topraklarımız yağmalanmakta, pazarlanmakta ve yok edilmektedir. Sanayimiz, tarım ve hayvancılığımız bitirilmek istenmektedir. Yazılı ve görsel basın korkutulmakta, sindirilmekte ve hızla dinci sermayenin eline geçmektedir. Parasal güç, siyasal iktidarın ve yandaşlarının elinde toplanmaktadır. Yolsuzluklar, vurgunlar, talanlar yapanın yanına kar kalmaktadır. Ekonomi büyük bir çöküşe girmiş, işsizlik, açlık, yoksulluk çok büyük boyutlara ulaşmıştır. Sosyal devlet bitirilmektedir. Terör bütün hızıyla devam etmektedir; sadece açılım safsatalarının başladığı beş aylık süreçte yaklaşık otuz şehit verilmiştir. Terör örgütü PKK ile pazarlık sürecine girilmiş, İmralı’daki sayından direktif alınmaya başlanmıştır. Ulusal bağımsızlık mücadelemizin üzerinden 90 yıl geçmiştir, ancak bugün ABD ve AB emperyalist güçleri tarafından bize yeniden Sevr haritası dayatılmaktadır.

Bugün ülkemizin içinde bulunduğu durum, Atatürk’ün 20 Ekim 1927 tarihinde Gençliğe Hitabesi’nde söylediği durumla örtüşmektedir. Ancak ne umutsuzluğa ne de başarısızlığa yer yoktur. Emperyalistlerin ülkemize karşı olan saldırı emellerine ve yerli işbirlikçilerinin oyunlarına karşı çok dikkatli, bilinçli ve kararlı olmak zorundayız. Arkasına emperyalist ABD ile AB’nin desteğini alan siyasi iktidara karşı, demokrasinin bütün olanaklarını kullanmalıyız. Demokrasinin olanaklarını kullanmak için, tam bağımsızlıktan yana olan ve anti emperyalist tavır benimseyen tüm güçlerin bir araya gelmesi gerekmektedir. Bir araya gelen bu örgütlü güç, ortak bir demokratik eylem planıyla yeniden aydınlık günlere dönülmesinin öncülüğünü yapacaktır.

Hiçbir güç, Türkiye Cumhuriyeti’nin tam bağımsızlığının ve aydınlığının karşısında duramayacaktır. Hiçbir güç, Atatürk ilkelerine ve devrimlerine inanan halkın direncini durduramayacaktır.

Yeni yılın ülkemize ve tüm dünyaya barış ve sağlık getirmesi dileğiyle, yılın son yazısını, emperyalist güçler ile yerli işbirlikçilerin suratlarında balyoz gibi patlayan, Bertolth Brecht’in “Durduramayacaklar“ adlı şiiri ile tamamlayalım;

“Gardiyanları ve yargıçları ve savcıları
hepsi halka karşıdır.
Kanunları, yönetmelikleri, bütün kararları
hepsi halka karşıdır.
Dergileri, gazeteleri, bütün yayınları
hepsi halka karşıdır.
Bunların hiçbiri onları kurtaramayacak,
durduramayacaklar halkın coşkun akan selini..
Panzerleri, kelepçeleri, bütün silahları
hepsi halka karşıdır.
Zindanları, tutuk evleri, işkence evleri
hepsi halka karşıdır.
Borsaları ve şirketleri ve iktidarları
hepsi halka karşıdır.
Bunların hiçbiri onları kurtaramayacak,
durduramayacaklar halkın coşkun akan selini...“

*

AKP'de 'açılım' çatlağı


AKP Ankara Milletvekili Zekai Özcan, "Konuşmazsam sorumluluğumu yapmamış olurum" diyerek, hükümetin Kürt, Alevi ve Roman açılımlarını eleştirdi.




AKP'de 'açılım' çatlağı




Özcan, “Konuşmazsam sorumluluğumu yapmamış olurum” diyerek, hükümetin Kürt, Alevi ve Roman açılımları ile ilgili sert sözler söyledi. Özcan, Habur'daki görüntüleri de 'rezalet' olarak nitelendirdi.

Özcan, Türkiye gündeminde uzun süredir ağırlığını koruyan tartışmalarla ilgili olarak ANKA’nın sorularını yanıtladı.

Özcan, Demokratik Açılım, Alevi açılımı, Roman açılımı, Ergenekon davası, DTP’nin kapatılması, Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’a suikast iddiaları ve Elazığ Milletvekili Fevzi İşbaşaran’ın ortaya attığı asker-polis tartışması ile ilgili olarak, “Konuşmazsam sorumluluğumu yapmamış olurum” değerlendirmesini yaptı.

'Kürt Açılımı' olmaz

Problemlerin çözmek için hükümetin iyi niyetle giriştiği Demokratik Açılım projesinin daha işin başında şanssızlık ve yanlışlarla hedefinden saptırıldığını vurgulayan Özcan, öncelikle sosyologlar ve kanaat önderleriyle görüşülmesi gerekirken İçişleri Bakanlığı koordinasyonunda Polis Akademisi’nde Kürt meselesi konusunda kanaatleri bilinen belirli gazetecilerle toplantı yapılmasını eleştirdi ve, “Adına ‘Kürt Açılımı’ denilmesine itiraz edilmeyen sürecin ilk şanssızlık ve yanlış olmuştur” dedi.

HABUR’DAKİ GÖRÜNTÜLER REZALET

Özcan, Habur karşılaması, “pişman olmayan PKK’lıların serbest bırakılmasının Adaleti zedeleyip büyük yara açtığını” anlatırken, “Habur’daki görüntüler tam bir rezalete dönüşmüş, bu görüntüleri Türk milleti kendisine meydan okuma olarak algılamış ve kanını dondurmuştur” diye konuştu.

AKP MİLLETVEKİLİNE ELEŞTİRİ

“Sürecin sadece muhalif gruplar değil, bizzat Ak Parti’li milletvekillerince de sabote edildiğini” ifade eden Özcan, Grup Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı’yı kastederek, “Bir hanımefendi Anayasa’dan ‘Türklük’ tanımı kalkacak diyebilmiş, bazı milletvekilleri ise, sabırlı olunması gerektiğini, Kürtçenin eğitim dili olacağını, ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözünün dağlardan silineceği gibi demeçler verebilmişlerdir. Oysaki problem Türkiye’de varolan demokrasi açığını gidermektir. Etnik grupların var olduğunu söyleyerek, ısrarla Kürt vurgusu yapılarak problemin çözülebileceği yanlışlığa dönüşmüştür. Etnik vurgu ayrımcılığı çağrıştırır, vatandaşların birbirlerine ‘öteki’ diye bakmasına sebep olur. Etnik vurgu ile problem çözülmez aksine dar bir alanda örülen problemi daha da büyütür. Kristal vazoyu çatlatırsanız sonra hiçbir açılım bu çatlağı birleştirmez” dedi.

“PKK MEŞRUİYET KAZANDI”

Bu süreç içinde Siyasi Kürtçülük hareketinin ivme kazandığını büyük bir propaganda alanı bulduğunu kaydeden Özcan, “DTP’lilerle el sıkılıp sıkılmayacağı tartışılırken PKK’ya meşruiyet kazandırılmıştır. Demokratik açılımın bir tarafının Öcalan olduğunu açıkça söyleyebilmişlerdir. Bu propaganda haksız olmuş, Silahlı Kuvvetlerimiz, güvenlik güçlerimiz yıpratılmaya çalışılmış, neredeyse her gün yeni bir iddia ve iftiranın odağı olmuşlardır. Bunun acısını çekiyoruz., PKK’nın ilk terör baskını yaptığı Eruh’ta yıldönümü festival diye kutlanıyor! Daha yakın zamanda Tokat’ta 7 erimiz PKK tarafından şehit edilirken büyük aymazlık içinde seyrettik” ifadesini kullandı. Özcan şöyle konuştu:

"MİLLİ BİRLİK MUHALEFETLE UZLAŞARAK OLUR"

“MHP ve CHP’nin oy oranı en az yüzde 35’tir. Bu yüzde 35 ile uzlaşmazsak Milli Birlik Projesi yürütemeyiz. Hele etnik vurgu yaparsak hiç yürütemeyiz. Muhalefetin AKP’yi, AKP’nin de muhalefeti anlamak mecburiyeti vardır.”

"ETNİK VURGU YAPILMAMALI"

Çözüm, kesinlikle etnik vurgu yapmadan bireysel demokrasi eksiğimizi tamamlamaktır. Taşlı, sopalı PKK yanlısı sokak gösterilerine müsamaha ve müsaade edilmemelidir. Aksi halde bu haliyle Demokratik açılım projesi siyasi Kürtçülerin yeni bir ulus yaratmak hedefine hizmet eder ki bu birlikteliğimizin, kardeşliğimizin sonu olur.”

"AYNI YANLIŞ ROMAN VE ALEVİ AÇILIMINDA DA VAR"

“Yapılan yanlışlığı Roman açılımında da görüyoruz. Bu projeyi Sayın Faruk Çelik yürütüyor. Bu bir demokratik sorunsa ki öyledir, o zaman niye Demokratik Açılım Projesi içinde değil? Alevilerin talepleri bir demokratik taleptir. Dolayısıyla bu da Demokratik açılımın içinde olmalıdır. Dinin, mezhebin, etnik grupların üzerinde vurgu yapılması demokrasi ile çelişir.”

"ÜÇLÜ MEKANİZMA DÖRTLÜ MEKANİZMAYA DÖNÜŞTÜ"

“PKK’yı tasfiye etmek için ABD, Irak ve Türkiye arasında oluşturulan üçlü mekanizma, son gelişmelerle, pratikte dörtlü mekanizmaya dönüşmüştür. Irak’ın kuzeyinde ABD tarafından kurdurulan Bölgesel Peşmerge Yönetimi bağımsız bir devlet olmadığına göre Türkiye Cumhuriyeti Devleti tarafından muhatap alınamaz. Görülüyor ki başta Dışişleri Bakanımız olmak üzere bakanlarımız, bürokratlarımız her Bağdat’a gidişlerinde Erbil’e uğramak durumunda kalıyorlar.”

"MAHABAD KÜRT CUMHURİYETİ BENZETMESİ"

“Biliyoruz ki bu coğrafyada büyük güçler Kürtleri kullanmışlardır. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra büyük prestij kazanan Sovyetler, 1946’da İran’a girdi ve Gazi Muhammed’e ‘Mahabad Kürt Cumhuriyeti’ni kurdurdular. Ancak Sovyetler aynı yıl İran’dan çekilince, Gazi Muhammed ve yakınları idam edilerek kukla cumhuriyet tasfiye edilmiştir. ABD’nin bugün aynı düşünceyi Kuzey Irak’ta uygulamayacağını söylemek safdillik olur.

Türkiye için Kuzey Irak’taki gelişmeler PKK’dan da tehlikeli görünmektedir. Bölgesel yönetim, Erbil’e Kandil bağlantısını kesse, PKK Kandil’de tasfiye olur. Ancak yapmaz. Nitekim demokratik yolu tavsiye ediyor. Elinden silahı bırakmayan terör örgütüne karşı demokratik yol!

Türkiye, üçlü mekanizmayı dörtlü mekanizmaya dönüştürmemeli, siyasi Kürtçülüğün merkezi olan Erbil’de daha önce Türkiye’den beslenen Barzani’nin zaman zaman Türkiye’ye nasıl tehdit ve tahrikkar üslup kullandığı unutulmamalıdır. Bu durum yarın daha da büyük problem yaratacaktır.

Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Kurucu Siyasi Heyet, hiçbir etnik ayrım yapmadan herkesi Türk Milletinin eşit vatandaşı olarak, Türk kabul etmiş, kurduğu cumhuriyete de Türkiye Cumhuriyeti Devleti demiştir. 25 yıllık PKK terörü dahil 86 yıldır değişmemiştir ve asla değişmeyecektir.”

ANKA
*

'Genel greve HAZIRMISINIZ?'


Tekgıda-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türkel, TEKEL işçilerinin sorunlarının çözülmemesi durumunda Türkiye'deki herkesin ''genel greve'' hazırlıklı olması gerektiğini söyledi.




"Herkes genel greve hazırlıklı olsun"


TEKEL işçilerinin eylemi 13. gününde de devam etti. Geceyi sendikaların misafirhanelerinde geçiren işçiler, sabah saatlerinde Türk-İş Genel Merkezi önünde toplandı. Çalınan müziklerle halay çeken işçiler, hükümet aleyhine sloganlar attı.

Türk-İş Genel Merkezi önünde işçilere seslenen Tekgıda-İş Sendikası Genel Başkanı Mustafa Türkel, TEKEL işçisinin 13 gündür önemli bir mücadele verdiğini belirtti. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın TEKEL işçileriyle ilgili çeşitli açıklamalar yaptığını anımsatan Türkel, ''Sayın Başbakan TEKEL işçisini üretmeyen, yan gelip yatan kişiler olarak gösteriyor. Sayın Başbakan'dan rica ediyoruz, lütfen üslubunuza dikkat edin. Lütfen Türk-İş'e, Tekgıda-İş'e karşı söylemlerinize dikkat edin. Bizi incitiyorsunuz'' dedi.

TEKEL işçisinin sorunlarının çözülmemesi durumunda Türkiye'deki herkesin ''genel greve'' hazırlıklı olması gerektiğini ifade eden Türkel, şunları söyledi:
''Bu mücadele artık sadece TEKEL işçisinin değil, emekçinin, tüm işçi sınıfının, haksızlığa uğrayanların, her kesimin mücadelesi olmuştur. Geri adım atmayacağız. Kararlılığımız artarak devam edecektir. Birkaç gün içinde bu işe sonuç bulunmazsa her ilden otobüslerle buraya gelen işçilerimizle büyük bir yürüyüşü başlatmak zorunda kalacağız. Kimse bizi bununla test etmesin. Türkiye'de işçi sınıfı artık korku tünelinden çıkmıştır. Sayın Başbakan, senin Türk-İş'le, TEKEL işçisiyle, Tekgıda-İş Sendikası ile husumetin varsa işte hodri meydan...''

İşçilere çeşitli sivil toplum kuruluşları, memur ve işçi sendikaları ile siyasi partilerden de destek ziyaretleri yapıldı. Nazım Hikmet Vakfı Çocuk Kumpanyasındaki çocukların ziyareti sırasında duygulanan bazı işçilerin ağladığı gözlendi. Eski DSP Genel Başkanı Zeki Sezer de işçileri ziyaret ederek destek verdi. İşçilerin eylemi sürüyor.

Cumhuriyet

*

AKP'li Vekil Polise Ağır Küfürler savurdu!


AKP Elazığ Milletvekili Feyzi İşbaşaran’ın içinde bulunduğu araç da durduruldu. İşbaşaran araçtan inerek polislere ve araya giren grup amirine, “Yolmu kesiyorsunuz lan sizi s…m. s…n. gidin. Vali gelecek, sen kim oluyorsun s… git”, “Buraya emniyet müdürün, valin gelecek”, “Ben üç boncukla uğraşamam, it” diye küfrettiği polis tutanağında yer aldı.




AKP’li Vekilden Polise Ağır Küfür



Ankara’da gece trafik kontrolüne takılan AKP Milletvekili Feyzi İşbaşaran polisle tartıştı. CD’yi hem savcılığa hem Başbakan’a gönderdi. İçişleri inceleme başlattı.

AKP'li vekille 14 polisi birbirine düşüren olay 20 Aralık’ta 02.30 sıralarındameydana geldi. Ankara Emniyeti Trafik ekipleri Çankaya Karum Alışveriş Merkezi önünde denetim yaparken AK Parti Elazığ Milletvekili Feyzi İşbaşaran’ın içinde bulunduğu araç da durduruldu.

"Yolmu kesiyorsunuz lan sizi s…m. s…n. gidin."

İşbaşaran’ın şoförünün kullandığı araçtan inerek polislere ve araya giren grup amirine, “Yolmu kesiyorsunuz lan sizi s…m. s…n. gidin. Vali gelecek, sen kim oluyorsun s… git”, “Buraya emniyet müdürün, valin gelecek”, “Ben üç boncukla uğraşamam, it” diye küfrettiği polis tutanağında yer aldı.

“Memur bey vekilim alkollü bırakın gidelim”

Trafik aksadığı için vatandaşlarla da tartışan İşbaşaran ile polislerin arasına aracında bulunan 3 kadından biri olan sanatçı Çiğdem Tunç’un girdiği ve “Memur bey vekilim alkollü bırakın gidelim” diye olayları yatıştırmaya çalıştığı iddia edildi. Olayı saniye saniye görüntüleyen polis, tutunakla birlikte CD’yi de savcılığa gönderdi. İşbaşaran’ın bazı TV kanallarında, “Polis aracımın lastiklerini kesti”, “Emniyet müdürüne komplo kuruyorlar” iddialarının ardından olay yerinde çekilen görüntüler, Başbakan Erdoğan ve İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a da gönderildi.

Başbakan Erdoğan’ın görüntüleri izlediği öğrenildi. Olayla ilgili iki polis başmüfettişi görevlendirildi.

AKP'liler sahte meclis kararından yargılanıyor


AKP'li Eski Taşoluk Belediye Başkanı Müfit Taşkın ve 9 belediye meclis üyesi hakkında, resmi evrakta sahtecilik suçlamasıyla açılan davanın ilk duruşması bugün yapıldı. Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davaya katılan Taşkın'ın, dava çıkışında Ulusal Kanal muhabirinin sorularını, mikrofonu sıkarak yanıt verdiği gözlendi.




AKP'LİLER RESMİ EVRAKTA

SAHTECİLİKTEN YARGILANIYOR



AKP'liler sahte meclis kararından yargılanıyor

AKP'li Eski Taşoluk Belediye Başkanı Müfit Taşkın ve 9 belediye meclis üyesi hakkında, resmi evrakta sahtecilik suçlamasıyla açılan davanın ilk duruşması bugün yapıldı. Bakırköy 9. Ağır Ceza Mahkemesi'nde görülen davaya katılan Taşkın, dava çıkışında, Ulusal Kanal muhabirinin sorularını, mikrofonu sıkarak yanıt verdiği gözlendi.


Davanın ilk duruşmasında, sanıklar AKP'li Eski Taşoluk Belediye Başkanı Müfit Taşkın ve 9 Belediye Meclis Üyesi'nin kimlik tespitleri yapıldı. Dava, sanıkların çokluğu ve dosyanın kabarık olması gerekçeleriyle 8 Mart 2010'a ertelendi.

AKP'li Müfit Taşkın, duruşma çıkışında Ulusal Kanal muhabirinin sorularını, mikrofonu sıkarak yanıt verdiği gözlendi.Sürekli güldüğü gözlenen Taşkın, muhabirimizin "sahte meclis kararı almak gerekçesiyle yargılanıyorsunuz, ne diyeceksiniz?" sorusuna "Bu işler öyle yalan yanlış haberlerle olmaz" yanıtını verdi. Muhabirimizin "bilirkişi raporu var sahte meclis kararıyla ilgili" şeklinde üstelemesi sonrasında, "mahkeme doğru kararı verecek" dedi.

Belediye Meclis Üyelerinden biri haberi takip eden kameramanımıza "ne var çekecek? Niye çekiyorsunuz?" sözleriyle tepki gösterdi. Taşkın ve 9 belediye meclis üyesi hakkında dava açan Çamçeşme Konut Yapı Kooperatifi Başkanı Hüseyin Dündar, resmi evrakta sahteciliğin, kooperatiflerine yapılan arsa tahsisinin reddedilmesiyle ilgili bir davada ortaya çıktığını belirtti ve konunun takipçisi olacaklarını söyledi.

Dava, Eski Taşoluk Belediye Meclisi'nin 20 Ekim 2004'de aldığı 40 sayılı iki ayrı kararın başka bir dava dosyasına girmesiyle açılmıştı. Davacı Hüseyin Dündar'ın çabası sonucu, meclis kararının sahte olduğu bilirkişi raporuyla kanıtlanmıştı.

Ulusal Kanal
*

Teğmen Kubilay, Gericilerin öldürdüğü ne ilk ne de son askerdi


Kubilay’ı anarken



Hikmet Bila


79 yıl önce bugün Menemen’deki şeriatçı ayaklanmada Teğmen Mustafa Fehmi Kubilay şehit edilmişti. Gericilerin öldürdüğü ne ilk ne de son askerdi Teğmen Kubilay… Ama bu cinayet farklıydı.

Farklıydı, çünkü, bir suikastın ötesinde, korkunç bir öfkenin, deva bulmaz bir nefretin dışa vurumuydu. Cumhuriyet’ten intikam almak isteyenler, Kubilay daha can vermeden başını kesmiş, bir sopanın ucuna takıp kasabada gezdirmişlerdi.

Bu kanlı öfke, bu hınç genç teğmenin şahsında Türk ordusuna yönelikti.

Türk ordusuna yönelikti, çünkü, Türk ordusu, bir kurtuluş savaşı vermiş, işgalcileri bu topraklardan kovmuş ve Orta Çağ karanlığını yırtarak çağdaş bir cumhuriyet kurulmasına öncülük etmişti. Aydınlanma devrimlerine girişmiş, laik bir düzenin temellerini atmıştı.

Öfkenin nedeni buydu.

***

Binbir güçlük, binbir cefa ile kurulan cumhuriyeti doğmadan boğmaya çalışmışlar ama başaramamışlardı. Kubilay’ın katledildiği gün Cumhuriyet henüz 7 yaşındaydı. Serpilip gelişmeden, dal-budak salmadan bu rejimi, bu ülkeyi yıkacaklarını hesapladılar. Yüzlerce yıl tebaa olarak, köle olarak yaşayanlar vatandaş haline geliyor, birey oluyordu. Onlara okur-yazarlık kazandırılıyordu. Kadın ile erkek eşit hale getiriliyordu. Salgın hastalıklar önleniyor, kalkınma başlıyor, yaşam düzeyi yükseliyordu. İnsanlar “insan” olmaya başlamıştı.

İşte bunu hazmedemediler…

O insanları yüzyıllardır sömüren kemirgenlerden, “Kursağında Halife’nin ekmeği olduğu için” Cumhuriyet’e direnenlere kadar çok geniş bir yelpaze oluşturan gericiler, hiçbir zaman öfkelerini dindiremediler. O tarihi rövanşı almak için devamlı fırsat kolladılar.

O gün bugündür sürer bu öfke, bu hınç.

Kubilay, yanında bir avuç dava arkadaşıyla karanlık güçlere karşı yaşamını kaybetti ama, cumhuriyetin yaşatılması inancını da ortaya koymuş, Cumhuriyet devriminin ne kadar inançlı, Cumhuriyet devrimcilerinin ne kadar kararlı olduğunu daha o günden göstermiş oldu.

79 yıl sonra bile Kubilay unutulmamışsa, hâlâ saygıyla anılıyorsa, bundandır. Bu inanç, bu kararlılıktandır.

***

Patrik, Bush ağzıyla konuşursa

Türkiye’de bir “azınlık hakları” tartışmasının başlatıldığı malum… Bu amaçla “tarihi deşmek” adı alında “tarihi delme” çabalarının yoğunlaştığı da biliniyor.

Uluslararası antlaşmalar, anayasa ve yasalarla eşit vatandaş statüsünde olan Hristiyan azınlıkların yanında “Müslüman azınlıklar” yaratmak için iç ve dış destekli büyük kampanyalar yürütüldüğü de sır değil.

Belli ki, Rum Ortodoks Patriği Bartholomeos da, bu kampanyaların büyüsüne kendisini kaptırmış, bir Amerikan televizonuna Türkiye’de “çarmıha gerildik” lerini söylemiş. Bu sözü, iyi niyetli azınlık hakları arayışı ile bağdaştırmak isteyenler boşuna yorulmasınlar.

Bu çok çirkin bir laf.

Ne demek “çarmıha gerildik” demek?

Ortodoks dünyasının patriği olma iddiasındaki bir “dini lider” böyle konuşur mu?

Bunlar ürkütücü sözler. Din savaşları çağının dilini hatırlatılyor. Ya da eski ABD Başkanı Bush’un sözlerini. Afganistan’a savaş başlatırken ne demişti Bush? “Bu bir Haçlı Seferi’dir.” Dünyayı avcunun içine almak isteyen bir siyasi lidere bile böyle bir söz yakışmazken, barış ve kardeşlik mesajları vermesi beklenen bir dini liderin “çarmıh”tan “gerilmek”ten söz etmesi, en hafif deyimiyle, yakışıksız.

*

TEKEL işçilerinin eylemi 8. Gününde


TEKEL işçilerinin eylemi 8'inci gününde




Özelleştirmeyle kaybolacak özlük hakları için Ankara'da toplanan işçiler polis şiddetine rağmen kararlı. DİSK "genel greve hazırız" dedi. IUF kampanya başlattı. Polisin yaraladığı bir işçi felç kalabilir. CHP'li Soysal, konuyu İnsan Hakları Komisyonu'na taşıyacak.

TEKEL işçilerinin özlük hakları için başlattıkları eylem sekizinci gününde devam ediyor. İşçiler kararlı olduklarını belirterek, Türk-İş'i genel greve çağırdı.

AKP Genel Merkezi ve Abdi İpekçi Parkı saldırılarının ardından Türk-İş önündeki bekleyişlerini sürdüren TEKEL işçileri, özlük hakları için başlattıkları eylemlerinin sekizinci gününde de kararlılıklarını gösterdi. Ankara'ya geldikleri ilk günden itibaren muhalif parti, sivil toplum örgütleri, öğrenci hareketleri, diğer sendikaların temsilcileri ve öğretim görevlileri tarafından desteklenen TEKEL işçileri, Türk-İş önündeki bekleyişlerini sürdürüyor.

İşçilerden genel grev çağrısı
'Ölmek var dönmek yok'

Dün Türk-İş binasından dışarı çıkarılan işçiler, bugün de Türk-İş binasına alınmazken sendika kapısında güvenlik görevlilerinin beklemesi dikkat çekti. İçeriye sadece kadın işçiler alınırken, içeride bekleyen SES üyesi sağlık görevlileri de rahatsızlananlara ilk müdahaleyi Türk-İş binası içinde yapıyor. Kapı önünde 'Genel grev genel direniş' dövizi taşıyan işçiler, sık sık 'Türk-İş göreve genel greve', 'Ölmek var dönmek yok' sloganları attı. İşçilerden bir kısmı Türkçe, Kürtçe ve Lazca seslendirilen şarkılar eşliğinde halay çekerek ısınmaya çalışırken, bir kısmı da sıcak çayla içini ısıtmaya çalışıyor.

Öte yandan Türk-İş içinde toplantı halinde olan Tek Gıda-İş Şube başkanlarının işçiler ile birlikte topluca diğer siyasi partileri ziyaret etmeyi planladıkları bilgisi alındı. Yine Türk-İş Başkanlar Kurulu toplantısının da yarın yapılması bekleniyor.

DİHA
*

Açıklanamayan açılımının sonuçları!


KARANLIĞA DOĞRU


Suay Karaman
Tüm Öğretim Elemanları Derneği
(TÜMÖD) Genel Sekreteri

Krizin teğet geçtiği Türkiye ekonomisinin kötü gidişini gölgelemek, yaşanan hukuksuzlukları örtmek, açlık, işsizlik, yoksulluk ve yolsuzluğu unutturmak için, emperyalist güçler tarafından ortaya atılan ve esas amacı ülkemizi bölmek olan içeriği açıklanamayan açılımının sonuçları belli olmaya başladı. Önce terör örgütünün kuruluş yıldönümü, ardından İmralı’daki sayının cezaevi koşulları ve sonunda da DTP’nin kapatılması bahanesiyle ülkemiz bir iç savaşa sürüklenmek istenmektedir.

İstanbul, İzmir, Mersin, Nusaybin, Adana, Cizre, Hakkari, Diyarbakır, Van ve başta olmak üzere birçok yerde olaylar meydana getirilmektedir. Bu olaylar, iç savaşın bir anda bütün ülke yüzeyinde çıkarılacağının açık ifadesi ve denemesidir. Çıkartılan bu olaylar için halkta fazla bir tepki yok ancak siyasi iktidar tepkisizliğini ve suskunluğunu korumaktadır. MuşMuş, Bulanık’ta çıkan olaylarda, dükkanı zarar gören bir esnafın açtığı ateş sonucunda, iki kişi hayatını kaybetmiştir. Başbakan Bulanık’ta yaşanan olay için: “esnaf tepki göstermiş“ diyerek, tepkisini dile getirmiştir.. Başbakan ülkenin yangın yerine dönüştürülmek istendiği tüm bu olaylar için “medya büyütüyor” söyleminde bulunarak, hükmünü vermiştir.

15 ve 17 Ağustos 1984 tarihindeki Eruh ve Şemdinli baskınları sonrasında zamanın başbakanı Turgut Özal’ın PKK hakkında söylediği “3,5 çapulcu” söylemi belleklerden silinmemiştir. 3.5 çapulcuya kucak açanların, besleyip büyütenlerin, çapulcu açılımında bulunanların ülkemizi iç çatışmaya ve ardından da bölünmeye doğru sürükledikleri çok açıktır.

Bu karanlığa doğru gidişin sonu, çok tehlikelidir. Bu tip provokasyonlar 12 Eylül 1980 öncesinde de yaşanmıştı. Emperyalizmin böl-parçala-yönet taktiği başarıyla sürdürülmek istenmektedir. Emperyalizme hizmet edenler, vatana karşı büyük bir ihanet içinde bulunmaktadırlar.

Tokat’ın Reşadiye ilçesi yakınlarında yedi askerin şehit olduğu saldırının ardından Çankaya’nın AKP’lisi, başbakan ve bakanlar, olayı provokasyon olarak yorumladılar. Saldırının PKK’nın dışında “karanlık güçler” tarafından yapıldığını söylediler. PKK’nın saldırıyı üstlenmesi, saldırının ardındaki sis perdesini araladı ama siyasi iktidar, saldırının ardında yine karanlık güç olduğunu düşünmektedir.

24 Mayıs 1993 tarihinde Bingöl’de 33 askerimizin şehit edilmesini, bugün karanlık güçlerin işi olarak yorumlayanlar, yandaş medyaları aracılığıyla bunu yayanlar, “işte Ergenekon budur“ söyleminde bulunanlar, sadece ihanetlerini gölgelemektedirler.

Terör örgütünü destekleyen ABD ve AB’nin asıl isteği, geçmişte Yugoslavya’da yaşananların bu kez Türkiye coğrafyasında yaşanmasıdır. Türkiye’nin batısında Türklerin Kürtleri istemediği ve kovduğu günleri yaratabilmek için bilinçli bir şekilde provokasyonlarla halkın sabrı ölçülmektedir.

Bu ülkenin insanları, 1920’li yıllarda herhangi bir ırksal ve etniksel ayrıma yer tanımayan birliktelikleri sayesinde, yeryüzünün ilk emperyalizme karşı mücadelesinden büyük bir zaferle çıkmışlardır. Bu ülkenin insanları bugüne kadar, ırkçılığa ve etnik ayrımcılığa yer tanımayan tarihsel ve kültürel birikimleriyle pek çok oyunun üstesinden gelmiştir. Bugün de emperyalizmin yeryüzünü cehenneme çevirme isteklerine karşı anlamlı bir yanıtın oluşması, ancak bu ülkenin insanlarının birlikteliği ile sağlanabilecektir.

Bu yüzden çok dikkatli, kararlı ve uyanık olmak zorundayız. Ülkemizde emperyalist saldırılara karşı bilinçli olmak, şiddetin ve nefretin tırmanmasına karşı koymak hepimizin büyük sorumluluğudur. Bu sorumluluk, yeniden güzel ve aydınlık günlere doğru yol almamızı sağlayacaktır.
*

Başbakan, Neredesin, Sesin Çıksın!


"Başbakan dut yemiş
bülbül gibi"


Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un dün yaptığı açıklamaların çok önemli olduğunu belirten MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, "Sayın Başbakan her konuda ahkam kesiyor, Sabah Toki'de akşam Vuslat'ta geziyorsun, bu psikolojik savaşta neredesin, sesin çıksın. Başbakan bu psikolojik savaşta dut yemiş bülbül gibi"


Ey Başbakan, ey Sayın Arınç,

ey Nihat Ergün hangi saftasınız?



Vural basın toplantısında Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ'un dün yaptığı açıklamaları da değerlendirdi. Başbuğ'un sözlerinin çok önemli olduğunu ifade eden Vural, "Türkiye terörle mücadele ediyor, terörle mücadele eden kurumun başındaki kişi ben psikolojik savaşla karşı karşıyayım diyor. Bu savaş hepimize karşı. Ey Başbakan, ey Sayın Arınç, ey Nihat Ergün hangi saftasınız. Bu psikolojik savaşın neresindesiniz? Sayın Başbakan TSK size bağlı değil mi, niye Genelkurmay Başkanını yalnız bıraktınız? Yoksa bu psikolojik savaşın içinde misin?" diye konuştu.

"Bu pis oyunu kim oynuyor?" diye soran Vural, Başbakan Erdoğan'a ise "Her konuda ahkam kesiyorsun. Sabah Toki'de akşam Vuslat gecesindesin. Neredesin, bu psikolojik savaşta da sesin çıksın. Başbakan dut yemiş bülbül gibi" diye seslendi. Terörle mücadele yerine müzakere edenlerin, terörü cesaretlendiren oynadığı pis tezgahın açığa çıktığını ifade eden Vural "Kandil'le İmralı'yla görüşenler nerede, güzel şeyler oluyor diyenler nerede?" diye sordu. Açılım sevdalılarının takip edilmesi ve deşifre edilmesi gerektiğini da kaydeden Vural AKP, PKK ve kapatılan DTP'yi 'Bermuda Şeytan Üçgeni' olarak nitelendirdi.

Yaşanan tablonun bir numaralı sorumlusunun Başbakan ve AKP olduğunu kaydeden Vural, Öcalan'ın 'hükümet bütün yükü bana bırakıyor' şeklindeki sözlerini hatırlatarak "Adama ihale ediyorlar, onun da sağlığı bozuluyormuş, Görünen o ki hükümet İmralı'yla her hafta görüşüyor" diye konuştu.


"MHP olarak meclis araştırması açılmasını istiyoruz"

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Abdi İpekçi Parkı'nda TEKEL işçilerine ve milletvekillerine yönelik biber gazlı polis müdahalesiyle 'ceberrut devlet' görüntüsü çizildiğini belirterek, "Bir provokatör el polisle işçiyi karşı karşıya getirdi, pis tezgahtar kim bu oyunu oynayan baştezgahtar kim, MHP olarak meclis araştırması açılmasını istiyoruz" diye konuştu.

Abdi İpekçi Parkı'nda yaşanan olayları 'AKP'nin utanç tablosu' ve 'ceberrut devlet' görüntüsü olarak nitelendiren Vural, AKP'nin TEKEL işçilerine verdiği sözü tutmadığını söyledi.

TEKEL işçilerinin bu nedenle kendilerini aldatılmış ve kandırılmış hissettiğini vurgulayan Vural, "Başbakan'ın talimatıyla bu insanlar acımasızca bir muameleye tabi tutulmuşlardır. Başbakan eliyle, copuyla karşı karşıya kalmışlardır. Bir tane hükümet temsilcisi işçilerin yanına gitme cesareti gösterememiştir. İşçinin yanına gidemeyen hükümet nerede asayişi sağlayacak. Bunlar terörist değil" diye konuştu. İşçilere milletvekillerinin de olduğu bir ortamda acımazsa güç kullanıldığını kaydeden Vural, MHP olarak olayla ilgili Meclis Araştırması açılmasını istediklerini söyledi.

Abdi İpekçi Parkı'ndan yansıyan görüntülerin 'herkesi sopayla hizaya getirmek' isteyen, milletvekillerine karşı bile tahammülsüzce davranan bir anlayışın sonucu olduğunu belirterek "Bir provokatör eliyle polisle işçi karşı karşıyla getirildi. Bunu yapan pis tezgahtar kim, bu kirli oyunu oynayan kirli baştezgahtar kim. Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytan olmadık, herkes haddini bilsin" dedi. Polisi siyasi talimatla kimlerin yönlendirdiğinin ortaya çıkartılması ve bunun hesabının sorulması gerektiğini ifade eden Vural, "Açılım diyorsan işte açılım. Bunun demokratik açılımla ilgisi yok. Severim senin demokrasi anlayışını. Nerede sosyal güvenlik bakanı nerede teröristbaşının yeri dar diye İmralı'ya genel müdür gönderenler. İmralı'ya genel müdürünü gönderiyorsun da işçilere niye genel müdür göndermiyorsun" diye konuştu.

Vural, İçişleri Bakanı Beşir Atalay'ın sabah başka akşam başka konuştuğunu ve AKP'nin 'münafık bir siyaset' izlediğini savundu.

Cumhuriyet

*

Hükümet’ten Sendikalara Ağır Darbe


3 milyon 230 bin kişi olduluğu kabul edilen sendikalı işçi sayısı hükümet tarafından yeni düzenleme ile 750 bine inecek.





Hükümet’ten Sendikalara Ağır Darbe


Kara gün: 17 Ocak
Türkiye’de 3 milyon 230 bin kişi olduluğu kabul edilen sendikalı işçi sayısı 17 Ocak’ta hükümet tarafından yeni düzenleme ile 750 bine inecek. Şimdiye kadar sendikalar toplu sözleşme yapabilmek için gereken yüzde 10 barajını geçebilmek adına emekli olan, iş değiştiren işçileri üyelikten silmiyordu.

17 Ocakta yürürlüğe girecek olan yeni yönetmelikle beraber birçok iş kolunda sendikaların toplu sözleşme yapma yetkisi sona erecek. Özel sektörde yüzlerce işyerinde sendikalar ‘yetkisiz’ kalacak.

21 Temmuz’da Resmi Gazete’te yayımlanan yönetmelik gereği sendikalı işçi bildirimlerinin Sosyal Güvenlik Kurumu’na işverenler tarafından yapılması zorunlu hale geldi. Yeni yönetmelikle birlikte Çalışma Bakanlığı 17 Ocak’ta iş kollarında çalışan işçi sayısı ile sendikaların üye sayılarını açıklayacak. Böylece Türkiye’de sendikal yaşama ilişkin makyaj akacak gerçek rakamlar ortaya çıkacak. 3 milyon 230 bin olan işçi sayısının sendikalı işçi sayısının 750 bine düşmesi beklenirken bir Konfederasyon Başkanı’nın bu durumu “Rezil olacağız, herkese rezil olacağız” sözleriyle özetlediği belirtildi.

YÜZDE 10 BARAJI

Mevcut sendikalar yasasına göre, bir sendikanın bir iş kolunda toplu sözleşme imzalayabilmesi için öncelikle üye sayısının o iş kolunda çalışanların yüzde 10’unu aşması gerekiyor. İşte bu şartı yerine getirebilmek adına sendikalar emekli olan, ölen, iş değiştiren, özelleştirme nedeniyle üyelikten düşmesi gereken hiçbir üyesini kayıtlarından silmedi. Bu durum kamu tarafından da biliniyor olmasına karşın görmezden gelindi. Böylece Türkiye, uluslar arası platformlarda 5.4 milyon çalışanın yüzde 60’ının yani 3 milyon 232 binin sendikalı olduğunu söyleyebildi.

HAZIRLIK SÜRÜYOR!

Ancak AB’ye uyum yasaları çerçevesinde artık Türkiye’nin gerçek rakamları ortaya koyma zamanı geldi. 17 Ocak’ta 3 milyon 232 bin olarak görünen sendikalı işçi sayısının yaklaşık üçte iki oranında azalarak 750 bine ineceği tahminleri yapılıyor. Sosyal Güvenlik Kurumu, iş yerlerinden çalışan sayısı ile sendikalı işçi sayısının elektronik posta ile bildirilmesini isterken, yeni listeyi 17 Ocak’a yetiştirme hazırlıkları yapıyor.

90 BİN DEĞİL, 8 BİN! 3 MİLYON DEĞİL 750 BİN!

DİSK 420 bin olarak görünen resmi üye sayısının gerçekte 154 bin olduğunu açıklamakta bir sakınca görmüyor. Hak-İş Konfederasyonu’na bağlı Öz İplik-İş Sendikası, devletin 90 bin olarak ilan ettiği üye sayısının gerçekte 8 bin olduğunu itiraf ediyor. Türk-İş’e bağlı Teksif Sendikası da 339 bin olarak ilan edilen üye sayısını çeşitli platformlarda on binlerle ifade ediyor.

17 Ocak’ta gerçek rakamların ilan edilmesi durumunda pek çok iş kolunda sendikalar yüzde 10 barajını aşamayacakları için toplu sözleşme imzalama yetkileri de düşmüş olacak. Çalışma Bakanlığı bu durumu önlemek için yeni sendikalar yasa taslağını sosyal tarafların görüşüne açmak için üçlü Danışma Kurulu toplantısına davet etti. Ancak Türk-İş, Hak-İş ve DİSK Konfederasyon başkanları Bakan Ömer Dinçer’in İş-Kur Genel Kurulundaki sözlerini protesto ederek Üçlü Danışma Toplantısına katılmadı. Böylece yeni sendikalar yasa taslağı görüşülemedi.

Bakan Dinçer’in, 7 kişilik bir akademisyen grubuyla birlikte hazırladığı yeni taslakta, yüzde 10 barajının yüzde 1’e indirilmesi, sendikaya üye olmak için gerekli noter şartının kaldırılması gibi yenilikler bulunuyor.

GÖRÜŞÜMÜZÜ ALMASIN!

17 Ocak’ta sendikalı sayısına ilişkin makyajın akacağını belirten DİSK Genel Başkanı Süleyman Çelebi, “Ancak çok açık söylüyorum Sayın Bakan’ın Sendikalar Yasası için bize danışmasına gerek. Avrupa Birliği mevzuatı, ILO normlarını dikkate alsın. Bizimle görüş alışverişine gerek yok” dedi. Çalışma Bakanlığı’nın 17 Ocak’ta gerçek istatistikleri açıklamayacağını ileri süren Çelebi, uygulamanın yeni sendikalar yasası çıkana kadar erteleneceğini söyledi.

Bakan’ın hazırlattığı yasa taslağında sendikalara ilişkin yüzde 1 barajı getirilmesinin iyi niyetli bir yaklaşım olmadığını belirten Çelebi, bunun AB ve ILO normlarına aykırı olduğunu savundu. Aynı iktidara ait 3 Çalışma Bakanının birbirinden farklı Sendikalar Yasası hazırladıklarını belirten Çelebi, bunda bir samimiyet görmediklerini, herkesin ‘benim izim kalsın’ anlayışıyla hareket ettiğini söyledi. Kızılay gibi bir devlet kurumunda bile işçilerin sendikaya üye oldukları için işten atıldıklarını anlatan Çelebi, “Yargıtay daha bu durumu tespit etti ve kararı onadı. Kamuda bile insanlar sendikaya üye oldukları için işten atılıyorsa özelde durumu siz düşünün” dedi.

www.ilk-kursun.com

*

Yoksulumuz çok ama... Milletvekili maaşlarında REKOR kırıyoruz!

DÜNYA parlamentoları arasında yapılan bir araştırmada, milletvekili maaşının milli gelire oranı en yüksek ülke Türkiye çıktı.






Milletvekili maaşlarında dünyada ilk sıradayız




Dünya parlamentoları arasında yapılan bir araştırmada, milletvekili maaşının milli gelire oranı en yüksek ülke Türkiye çıktı. Kişi başı 10 bin dolar milli geliri olan Türkiye’de milletvekilleri 5 bin 600 dolar ücret alıyor. Maaşın milli gelire oranı da yüzde 56’ya ulaşıyor. Bu oran İtalya hariç birçok ülkede, yüzde 15’in altında bulunuyor.

AB tarafından yapılan araştırmaya göre bazı ülkelerde vekil maaşları şöyle:

NORVEÇ: Kişi başı milli geliri: 98 bin dolar. Milletvekili maaşı: 7 bin 500 dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 7.6.

İSVİÇRE: Kişi başı milli geliri: 65 bin dolar. Milletvekili maaşı: 4 bin 200 dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 6.4.
DANİMARKA: Kişi başı milli geliri: 64 bin dolar. Milletvekili maaşı: 5 bin dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 7.8.
FİNLANDİYA: Kişi başı milli geliri: 52 bin dolar. Milletvekili maaşı: 4 bin dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 7.6.

HOLLANDA: Kişi başı milli geliri: 52 bin dolar. Milletvekili maaşı: 5 bin 660 dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 10.8.

AVUSTURYA: Kişi başı milli geliri: 50 bin 500 dolar. Milletvekili maaşı: 8 bin 100 dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 16.

BELÇİKA: Kişi başı milli geliri: 47 bin dolar. Milletvekili maaşı: 5 bin 64 dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 10.6.

İNGİLTERE: Kişi başı milli geliri: 46 bin 500 dolar. Milletvekili maaşı: 6 bin 200 dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 13.3.

FRANSA: Kişi başı milli geliri: 46 bin dolar. Milletvekili maaşı: 4 bin 648 dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 10.
İTALYA: Kişi başı milli geliri: 40 bin dolar. Milletvekili maaşı: 9 bin 150 dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 22.8.

İSPANYA: Kişi başı milli geliri: 37 bin dolar. Milletvekili maaşı: 2 bin 312 dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 4.

TÜRKİYE: Kişi başı milli geliri: 10 bin dolar. Milletvekili maaşı: 5 bin 600 dolar. Maaşın milli gelire oranı: Yüzde 56.

Yeniçağ
*

Laiklik karşıtı eylemlerin odağı AKP'nin arka bahçesi


KATSAYI SORUNU



Suay Karaman
Tüm Öğretim Elemanları Derneği
(TÜMÖD) Genel Sekreteri

Danıştay, Anayasa’nın eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle meslek lisesi mezunları ile klasik lise mezunlarının üniversiteye girişteki katsayı puanlarını eşitleyen YÖK kararının yürütmesini durdurdu. YÖK'ün aslında imam hatip liselerinde okuyanlar için yaptığı katsayı değişikliğinin Danıştay tarafından yürütmesinin durdurulmasının ardından, iktidar ve yanındaki medya tarafından fırtınalar koparıldı. Eğitimde fırsat eşitliğinin önüne geçildiği, mağduriyet yaratıldığı yazıldı ve Danıştay'a karşı bir linç kampanyası başlatıldı.

Farklı eğitim alan lise mezunlarının aynı koşullarla üniversiteye girmeleri, Anayasa’nın eşitlik kuralının yanında, eğitimin evrensel ilkelerine de aykırıdır. Bugün gelişmiş ülkelerde eğitim, evrensel olarak meslek eğitimi ve klasik eğitim olarak ikiye ayrılır. Her iki eğitim sisteminden mezun olanlara, bu tercihlerine göre farklı seçenekler sunulur. Farklı eğitim alanlar, ancak diğer sistemin fark derslerini başararak, o sistemde eğitim görenlerin haklarına sahip olabilir.

YÖK eşitlik ilkesine sığınarak, farklı lise mezunlarına aynı hakları vermek istemektedir. Siyasi iktidarın asıl amacı, imam hatip liselerini bitirenlere klasik lise mezunlarına tanınan hakları vermektir. Çünkü AKP, imam hatip liselerini kendi arka bahçesi olarak görmektedir. Bu yüzden imam hatip lisesi öğrencileri artık imam değil, hâkim, savcı, kaymakam, vali, mühendis, doktor olmak istemektedirler.

Danıştay’ın verdiği iptal kararı hem hukuka, hem de eğitimin evrensel ilkelerine uygundur. Aslında bu iptal kararının ardında, imam hatip eğitimini yaygınlaştırarak, dini eğitime geçiş arzusuna set çekilmesi vardır.

Meslek lisesi eğitimi, klasik lise eğitimine göre, ekonomik olarak daha masraflı ve zahmetli bir eğitimdir. Meslek lisesinden mezun olan öğrencinin, üniversiteyi kazanamazsa, mesleği olduğu için, iş bulma şansı daha yüksektir. Buna karşılık klasik liseden mezun olan öğrenci, üniversiteyi kazanamazsa, mesleksiz kalmaktadır. İşte bu yüzden farklı katsayı uygulanmaktadır.

Ancak, meslek liseleri ile imam hatip lisesini de birbirinden ayırmak gerekmektedir. Çünkü siyasi iktidar, imam hatip lisesi mezunları için büyük olanaklar tanımaktadır. Üniversiteyi kazanamasalar bile, bu okulların mezunları Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla kamu görevine alınmaktadır. Ve ardından yapılan yatay geçişle sağlıktan, eğitime, hukuktan, kamu yönetimine kadar her alana kaydırılarak, aldıkları eğitimle ilgisiz işlerde çalıştırılmaktadırlar. Siyasi iktidar, imam hatip liselerini çekim merkezi haline getirmek niyetindedir ve dinsel bir eğitime geçiş yapmak istemektedir. Diğer meslek lisesi mezunları, böyle bir uygulamanın dışındayken, eğitimde fırsat eşitliği bahanesiyle katsayıyı eşitlemek, laik eğitim sistemine karşı yapılan bir tuzaktır.

İmam hatip liseleri, din adamı yetiştirmek için kurulmuş liselerdir. Fakat imam gereksiniminin çok üzerinde imam hatip lisesi açılmıştır ve bugün sayıları dört binden fazladır. Bu okullarda yaklaşık yetmiş bin erkek, seksen bin kız öğrenci öğrenim görmektedir. Kadın imam olamayacağına göre, imam hatip liselerinde kız öğrencilerin okutulması yanlıştır ve bugüne kadar da nedeni açıklanamamıştır.
Mesleki eğitim verme amacının dışına çıkarak, dinsel eğitim programı ile yetiştirilen imam hatip lisesi mezunlarının yükseköğretimin tüm programlarında okuyabilmelerine olanak sağlanması, bu liseleri klasik liselerin alternatifi durumuna getirecektir. YÖK'ün kararı bu alternatifin önünü açma girişimidir. Bu durum hem laik eğitim ilkesine, hem de öğretim birliği ilkesine ters düşmektedir. Meslek liselerinin genelinde yaşanan sorunların arkasına gizlenerek hayata geçirilmek istenen budur.

Katsayı eşitlenerek bir meslek lisesi mezununa mühendis, doktor, ya da hukukçu olma yolunun açılması kaynak savurganlığına neden olacaktır. Motor teknisyeni olmaları için eğitim almış meslek lisesi mezunlarının, bitirdikleri meslekle hiç ilgili olmayan yönlere geçiş yapmaları olanağına kavuşmaları, tam anlamıyla kaynak savurganlığıdır.

Klasik liselerde fen, sosyal, eşit ağırlık, yabancı dil gibi süregelen dallar vardır. Bu dallardaki öğrenciler üniversitede, kendi eğitim gördükleri alanlarla ilgili bölümlere girebilmektedirler. Eğer farklı bir alandaki bölüme girmek isterlerse, farklı katsayı ile değerlendirilmektedirler. Klasik liselerde okuyan öğrencilerin, bu konuda herhangi bir şikayeti bulunmamaktadır. Klasik liselerden mezun olanların da, farklı alanlara katsayı farkı olmadan girmek istemeleri gibi bir konu hiç gündeme getirilmemiştir. Farklı katsayının sadece meslek liselerine uygulandığı gibi bir izlenim yaratma çabaları da doğru değildir, gerçekleri örtmek anlamına gelmektedir.

Farklı katsayı uygulamasının özgürlük, eşitsizlik ve mağduriyet olarak görülmesini sağlamak isteyenlerin amacı, toplumu yanlış bilgilendirerek, özlemini duydukları dinsel eğitime doğru yol almaktır. Anayasa Mahkemesi, AKP’nin kapatılmasına ilişkin davada, imam hatip liselerine uygulanan katsayı sınırlamasının kaldırılmasına yönelik çabaları, demokratik ve laik cumhuriyet ilkesine aykırı bulmuştur. Laikliğe karşı eylemlerin odağı olduğuna karar verilen AKP’nin, bu konu hakkında hala eylem ve söylemlerde bulunması son derece düşündürücüdür.

*

Çuvallayan “komplo teorileri”!


Yine çuval!




Mustafa Mutlu


ABD’li askerler yıllar önce Kuzey Irak’ta Türk askerlerinin başına çuval geçirmişti…

Eli kanlı katiller güruhu PKK da dün “en büyük devlet büyükleri”ni fena halde çuvallattı!

Önce En Büyük İçişleri Büyüğü çıkmıştı sahneye…

Ardından En Büyük Devlet Büyüğü Yardımcıları…

Sonra ABD’den, En Büyük Devlet Büyüğü devreye girdi…

Hatta En Büyük Kültür Büyüğü bile kendisine görev bilip aynı imada bulundu:

Hep bir ağızdan su içtikleri gibi…

Hep bir ağızdan, Tokat’ta yedi askerimizin şehit düştüğü saldırının “PKK’nın işi olmayabileceğini, eylemin tertip koktuğunu, bunu yapanların Kürt açılımına taş koymak isteyen başka güçler olabileceğini” ima ettiler…

Saf ve temiz insanlarımızın akıllarına, “Bu eylemi de Türkiye’yi karıştırmak isteyen Ergenekon örgütü yaptı” düşüncesini soktular…

Bu koroya dün sabah saatlerinde En Büyük Cumhur Büyüğü de katıldı…

Arnavutluk’a giderken gazetecilere yaptığı açıklamada, “Bu hain saldırının zamanlaması, yeri, şekli bütün bunlar düşünüldüğünde tabii ki çok düşünmemiz gerekiyor” dedi…

Yani o da; bu saldırıyı PKK’nın dışında başka güçlerin yapmış olabileceğini ima etti…

Kaderin cilvesine bakın ki; onun açıklamasının üzerinden beş saat bile geçmeden terör örgütünün haber ajansı, “komplo teorileri”ni bitiren bir haber geçti:

Açık açık…

Gizlemeden…

Korkmadan…

Yedi askerin şehit düştüğü saldırıyı PKK’nın üstlendiğini duyurdu.

Bu haber, bu saldırının altında bile “Ergenekon” izleri arayanları terse yatırdı!

Sarıldıkları halatın öbür ucu havada kaldı ve hep birlikte “cumburlop” denize düştüler!

Aynı imada bulunan yazarlarıyla birlikte, bir kez daha battılar!

***

Geldiğimiz noktada her şey gayet net:

Saldırıyı PKK düzenlemiş…

O PKK; kapatılıp kapatılmayacağı büyük bir olasılıkla bugün belli olacak DTP’nin kardeşi…

Yani; “Kürt açılımı”nın tarafı…

Peki; cinayetlere devam eden bu örgütün üyeleri yine davulla zurnayla, hâkimle savcıyla sınır kapılarında karşılanabilir mi?

İşte; iktidarın Tokat’taki katliama başka suçlu yaratma telaşına düşmesinin nedeni bu:

Kürt açılımını korumak!

Suçu da her zamanki gibi “hayali Ergenekon”a yıkmak!

***

Bundan sonra…

En Büyük Cumhur Büyüğü ve En Büyük Devlet Büyüğü başta olmak üzere; Tokat katliamına suçlu “uydurma”ya çalışanlara…

Nasıl inanacağız?

Hep… “Ya Tokat saldırısında olduğu gibi yine yanılıyorlarsa” diye düşünmeyecek miyiz?

*****

GÜNÜN SORUSU

DTP’nin Van’da düzenlediği eyleme katılan göstericiler Orduevi’ni taşlamış; askerleri polis kurtarmış! Sorum, her fırsatta orduyu darbeci ilan edenlere:

Eserinizle övünüyor musunuz?

*

Yeni Şafak'ın sahibi Albayrak için 207 yıl hapis istendi.

Yeni Şafak gazetesinin sahibi Ahmet Albayrak hakkında 207 yıl hapis isteniyor.

Cumhuriyet Savcısı Ferruh Gün'ün hazırlayarak 3 Aralık'ta sunduğu iddianame, Bursa 3. Ağır Ceza Mahkamesi'nce kabul edilerek dava açıldı. İddianamede Rafi Altınok ve Ahmet Albayrak örgüt lideri olarak gösterildi.







ARANAN AHMET ALBAYRAK'A, 207 YIL HAPİS İSTEMİ






Bursa'daki kum ocağı yolsuzluğu ile ilgili iddianame tamamlandı. İddianemede Ahmet Albayrak için 207 yıl hapis istendi. Aralarında Yeni Şafak Gazetesi'nin sahibi Ahmet Albayrak'ın da bulunduğu 33 sanık hakkındaki iddianamede şüphelilerin birinci sırasında yer alan Rafi Altınok ve 14. sırada bulunan Albayrak, "örgüt lideri" olarak gösterildi.

Albayrak'a yöneltilen suçlar arasında ihaleye fesat karıştırmak, rüşvet almak ve vermek, hırsızlık, suç işlemek amacıyla örgüt kurma ve şantaj yer aldı. Cumhuriyet Savcısı Gün, iddianamede sanıkların, mevcut sevk maddeleri gereğince ayrı ayrı cezalandırılmalarını talep ederken, Ahmet Albayrak hakkında 207 yıla kadar hapis cezası istendi.

AHMET ALBAYRAK ARANIYOR!
Bursa İl Jandarma Komutanlığı, Karacabey İlçesi'nde kum ocakları işletmesi ve kaçak kum çıkarılıp satılması, rüşvet alınıp verilmesi gibi iddialar üzerine uzun süreli araştırmanın ardından operasyon başlattı. Savcılık talimatıyla başlayan operasyonda, bu işlerin organizasyonu için örgüt kurulduğu belirlendi.

Operasyonda 33 kişi gözaltına alındı, ancak İstanbul'daki evinde arama yapılan Albayrak'a ulaşılamadı. Jandarmanın operasyonunda Bursa Özel İdare Genel Sekreteri Kemal Demirel, İl Özel İdaresi Çevre Sağlığı Daire Başkanı Yaşar Dursunay, İl Özel İdaresi Ruhsat Şube Müdürü Aslan Sevi, iki mühendis ve işadamlarının da bulunduğu 33 kişiden Kemal Demirel, Yaşar Dursunay, Mehmet Taş, Yaşar Rıza Sonay ve Aslan Sevi tutuklanırken, diğer kişiler tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

İddianamenin hukuki değerlendirmesinde şu ifadeler yer aldı:

"Şüphelilerin, hırsızlık suçunu işlemek maksadı ile sürekli bir araya geldikleri, aralarında hiyerarşik bir yapılanma ve işbölümü olduğu, suçun işlenmesi ve örgüt suçunun oluşması için yeterli sayıda şüphelinin de mevcut olduğu, bu hali ile örgütlü şekilde defalarca suç işlediklerinin tespit edildiği, suç örgütü üyelerinin gizlilik ve suçu gizleme, lideri saklama yönlerinden örgüt disiplini içinde hareket ettikleri, bu konularda örgüt liderlerine gerekli bilgileri aktardıkları, olayda örgüt kurmak suçunun oluştuğu düşünülmektedir. Şüphelilerin, sahilden kaçak olarak kum alma eylemlerinin yoğun şekilde yapılması, maddi zararın ve arazi kaybının fazlalığı (167 dönüm arazi parçası yok olmuştur), kumların şüpheliler tarafından yararlanma özel kastı ile alınıp götürüldükleri, kumların maddi değerinin fazlalığı birlikte değerlendirildiğinde, hırsızlık suçunun oluşacağı düşünülmektedir."

İddianamede hırsızlık suçunun genellikle gece vakti işlendiğine dair yeterli seviyede tespitin olduğudan eylemlere uygulanacak cezaların üçte bir oranında artırılması gerektiği belirtildi.

*

'Türklükten utanan AKP'

Baykal, AKP Grup Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı'nın, "Türklük ifadesi Anayasa'dan çıkarılmalıdır" sözlerini anımsatarak, AKP'ye, "Sen kendini ne zannediyorsun?" diyerek sert çıktı.


"AKP, Türkiye'de

Türk olmaktan utanıyor"






CHP Genel Başkanı Deniz Baykal, son PKK saldırıları ve dün Tokat ilinde 7 askerin şehit edilmesiyle sonuçlanan saldırıya değinirken, Hükümetin açılıma devam etmesini "hıyanet" olarak değerlendirdi. Baykal, "Büyük kaygılar yaşarken, Tokat'ta bir tuzak 7 askeri şehit eden bir saldırı. Türkiye'de gerçekleri görmeyen insanların gözüne gerçekleri dayatmaya başladı. Bu süreçten sonra bu yola devam etmek. Gaflet ve delalet olarak çıkmakta, Mustafa Kemal'in dediği gibi bir 'hiyanete' dönmek üzeredir. Türkiye'de yaşanan bu olayları hazmetmek kabul edilebilir değildir" dedi.

Baykal, Meclis'te CHP Grup toplantısında yaptığı konuşmada, son PKK saldırılarını değerlendirdi. Baykal, Türkiye'nin çok büyük bir tehditle karşı karşıya olduğunu belirterek, ülkenin tarihin en vahim sıkıntılarını yaşadığını söyledi. Bu sıkıntıların yaşanan ekonomik sorunları da önüne geçtiğini kaydeden Baykal, "İnsanların devletine, hukukuna güvenerek onurlu başı dik yaşama hakkının yavaş yavaş ortadan kalktığını görüyoruz. Türkiye derin bir ayrışmaya gidiyor. Türkiye kendi kendisinden kaygı duyar bir kuruma sürükleniyor. Bunun altında Türkiye'yi bir süreden beri çok tehlikeli istikamete sokmuş olan iktidarın anlayışı yatmaktadır" dedi.


Baykal, AKP Grup Başkanvekili Ayşenur Bahçekapılı'nın, "Türklük ifadesi Anayasa'dan çıkarılmalıdır" sözlerini anımsatarak, AKP'ye, "Sen kendini ne zannediyorsun?" diyerek sert çıktı. Baykal şöyle dedi: "Geçen bir hanımefendi, AKP Grup Başkanvekili 'Türk milleti' sözünü 'anayasadan çıkarırız' Nasıl çıkaracaksın bir gör bakalım? Bunlar kendini ne sanıyor? Başka ülkelerin anayasasında millet adları kaç kere geçiyor bir bak bakalım. Alman anayasası, Fransızlar, 'Fransız'olmaktan utanmıyor. Ama AKP Türkiye'de Türk olmaktan utanıyor... Bu niteleme tarihin içerisinden gelmiş, geneli kabule mazhar olmuş. Tarihin bu gelişimini sahiplenerek gelen bir tanım. Bu tanımın arkasında başka bir anlam aramak ırkçılığın kendisidir... Hepimiz bu milletin parçasıdır. Yanlış iktidarın yanlışıdır. Ortadan kaldırılması gereken iktidarın kendisidir. Ne cambazlıklar yapılıyordur? Hazmettire hazmettire kabul ettirecekler Serap'ın arkasından 7 şehidin arkasından bütün Türkiye yaş döküyor."


"Açılım başka açılım"



Baykal, Hükümetin başlattığı, "Demokratik Açılımın" gerçekte farklı bir açılım anlamı taşıdığını öne sürerek şöyle dedi:

Haberin Devamı


DTP Hakkında 155 dokunulmazlık dosyası!

DTP'lilerin
155
.dosyası var



DTP'li 21 milletvekili hakkında 8 Aralık 2009 tarihi itibariyle TBMM Adalet-Anayasa Karma Komisyonu'nda toplam 329 dokunulmazlık dosyası bulunuyor.

Bu dosyaların 103 tanesi siyasi partiler yasasına muhalefet suçlamalarını içerirken, 226 dosya ise terör ve terör suçlusunu övme, halkı kan ve şiddete teşvik etme suçlarını kapsıyor.

Anayasa Mahkemesi'nde kapatma davası ile ilgili karar görüşülürken, siyasi yasak istenen 8 milletvekili hakkında Meclis'te bekleyen toplam 155 dokunulmazlık dosyası bulunuyor.

Bunlardan, siyasi yasak istenen Şanlıurfa Milletvekili İbrahim Binici hakkında 29, Mardin Milletvekili Ahmet Türk 23, Diyarbakır Milletvekili Aysel Tuğluk 22 Siirt Milletvekili Osman Özçelik 22, Van Milletvekili Fatma Kurtulan'a ait 19 dokunulmazlık dosyası bulunuyor.

İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel hakkında 15, Şırnak Milletvekili Sevahir Bayındır hakkında 14 ve Diyarbakır Milletvekili Selahattin Demirtaş hakkında ise 11 dokunulmazlık dosyası bulunuyor. Bu dosyalardan 67 dosya ise terör ve terör suçlusunu övme, halkı kan ve şiddete teşvik etme suçlarını kapsıyor.

Cumhuriyet

*

Hukuk bir gün kendilerine de gerekecektir.


İDELOJİK KARAR





Suay Karaman

Tüm Öğretim Elemanları Derneği

(TÜMÖD) Genel Sekreteri


Dil Derneği’nin Türkçe Sözlüğü’nde ideoloji: “siyasal ya da toplumsal bir öğreti oluşturan, bir hükümetin, bir partinin, bir toplumsal sınıfın davranışlarına yön veren politik, hukuksal, bilimsel, felsefi, dinsel, moral, estetik düşünceler bütünü“ olarak tanımlanmış.


Danıştay Sekizinci Dairesi'nin oybirliği ile aldığı, YÖK'ün üniversite sınavında kat sayı uygulamasını kaldırmasıyla ilgili yürütmeyi durdurma kararına karşı yapılan eleştiriler akıldan, bilinçten ve seviyeden yoksun bir şekilde sürdürülmektedir.


Başbakan, Danıştay’ın kararı üzerine şu açıklamayı yapmıştı. “Bu tamamıyla ideolojik bir karardır. Anlamakta zorlanıyoruz; bunun kabul edilir hiçbir yanı yok.” Başbakan Yardımcısı da bu konuda kendine yakışan yorumu yaptı: “Bayramdan sonra ne Danıştay kalır, ne de Bülent Arınç kalır.” Ve tarafsız yargıyı içine sindiremeyenler, sürekli olarak yargıyla uğraşmaya devam etmektedirler.


Bu haksız ve niteliksiz eleştirilere karşılık Danıştay Başkanı Mustafa Birden, yaptığı açıklamada şunları dile getirdi: “Sayın Başbakan’ın, Danıştay’da görülmekte olan dava hakkında eleştiri sınırlarını aşan, daire kararını ideolojik olarak niteleyen açıklamalarını bir talihsizlik olarak görüyoruz. Türk milleti adına yargı yetkisini kullanan ve 141 yıllık onurlu bir geçmişe sahip olan Danıştay, sadece hukukun üstünlüğünü hedeflemekte, siyasi ve ideolojik kaygılarla karar verdiği yolundaki suçlamayı hak etmemektedir. Bu bağlamda, yargı kararını siyasi ya da ideolojik bir karar olarak nitelendirmeye hiç kimsenin hakkı yoktur.”


Anlayabilenler için çok ağır olan bu açıklamayı, her şeye ‘İslami ideoloji’ açısından bakanların iyi özümsemesi gerekmektedir. Danıştay’ın oybirliğiyle verdiği bu karar, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devletinin ideolojisidir. Atatürk ilke ve devrimlerinin ideolojisidir.


Hükümet kanadının yaptığı eleştiriler, yargıyı kendilerine bağımlı bir duruma getirememenin öfkesidir. Aynı zamanda toplumun yargıya olan güven ve inancını bilinçli olarak zedelemek amacındadır. Siyasi iktidar daha önce de buna benzer eleştirilerde bulunmuştu.


2002 seçimlerinden önce AKP yetkilileri, dokunulmazlıkların kaldırılmasını savunmuşlardı. Ancak iktidara gelince, bu savunduklarını unuttular. Anımsatanlara ise; “biz yargıya güvenmiyoruz” diye yanıt vermişlerdi.


Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı 14 Mart 2008 tarihinde, AKP’nin kapatılmasıyla ilgili olarak Anayasa Mahkemesi’ne dava açmıştı. AKP’liler günlerce sayın Başsavcıya ağır eleştirilerde bulunmuşlardı. Bütün bu ağır eleştirilere karşın, Anayasa Mahkemesi’nin verdiği karara göre, açık kalması uygun görülen iktidar partisi AKP’nin, laiklik karşıtı eylemlerin odağı olduğu kesinleşmişti.


5 Haziran 2008 tarihinde Anayasa Mahkemesi, üniversitelerde türban yasağının kaldırılmasına ilişkin yapılan Anayasa değişikliğini, hem reddetti, hem de yürürlükten kaldırdı. Bunun üzerine AKP’nin yetkilileri, bu kararın anayasaya aykırı olduğunu ve mahkemenin yetkilerini aştığını savunmuşlar, milli vicdanın yara aldığını söylemişler ve “bu bir cüppeli darbedir” demişlerdi. Ayrıca başbakan türban kararı için; “ulemaya sorun” demişti.


2008 yılının Aralık ayında Danıştay, yerel seçimlerle ilgili AKP’nin işine gelmeyen bir karar almıştı. Bu karara karşı AKP’liler, Türkiye’de ikinci bir Anayasa Mahkemesi daha çıktı demişlerdi.


Hukuk devletinde hukuksuzluğa yönelenlerin, hukuku kendilerine bağımlı hale getirmek isteyenlerin unutmaması gereken çok önemli bir şey var; bir gün hukuk kendilerine de gerekecektir. Siyasi iktidarın kendine bağımlı hukuk yaratma girişimleri son bulacaktır ve yeniden hukukun üstün olacağı güzel ve aydınlık günler özlemimizdir..


*

Olaylarda kan döküldü



Olaylarda kan döküldü

Diyarbakır'da izinsiz gösteri yapmak isteyen gruba polis müdahale etti. DTP Diyarbakır milletvekilleri Selahattin Demirtaş ve Aysel Tuğluk, Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir ve bazı DTP'li belediye başkanlarının da aralarında bulunduğu grup, DTP il binasının önünde bir araya geldi.

Polis, Koşuyolu mevkisine doğru yürüyüşe geçen grubu durdurarak, yürüyüşün yasal olmadığı uyarısında bulundu. Polis ile milletvekillerinin görüşmesi sonucu grup, yürüyüş yapmaktan vazgeçerek basın açıklaması için DTP binasına geri döndü.

Dönüş sırasında gruptan bazı kişilerin havai fişek ve taş atması sonucu polis, biber gazı sıkarak müdahalede bulundu.

Gruptan bazı kişilerin Şanlıurfa yolundaki AKP İl Başkanlığı binasına taş atması sonucu, binada nöbet tutan bir polis yaralandı. Yaralı polis, hastaneye kaldırıldı.

Bir genç öldü

Diyarbakır'daki izinsiz gösterilerde ateş açılması sonucu yaralanan genç, kaldırıldığı hastanede öldü. Edinilen bilgiye göre, terör örgütü elebaşının cezaevi koşullarını bahane ederek Bağlar ve Kayapınar ilçelerinde izinsiz gösteri yapan gruptan ilk belirlemelere göre 15 kişi gözaltına alındı.

Zanlılar, Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesine götürüldü. Olaylar sırasında silahla vurularak yaralanan, Dicle Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi öğrencisi olduğu belirtilen Aydın Erdem (23), Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesi Araştırma Hastanesi'nde müdahaleye rağmen kurtarılamadı.

Bu arada, gösterilerde yaralanan polis memurunun tedavisinin Diyarbakır Devlet Hastanesi'nde sürdürüldüğü bildirildi.

Hakkari karıştı

Habur Sınır Kapısı'ndan Türkiye'ye giriş yaptıktan sonra ifadeleri alınan ve serbest bırakılan PKK'lilerin de aralarında bulunduğu DTP'liler, Şemdinli merkezinde miting düzenledi.Mitingden sonra bir grup gösterici, ilçe girişinde bulunan polis noktasına doğru yürüyüşe geçti.

Polisin uyarısına rağmen yürüyüşe devam eden ve terör örgütü ile elebaşı lehine slogan atan gruba, polis gaz bombası kullanarak müdahale etti.

Müdahale sonrasında ara sokaklara dağılan göstericiler, Cumhuriyet Caddesi üzerindeki AKP Şemdinli ilçe binasının camlarını taşladı.

Binayı taş yağmuruna tutan göstericiler, ara sokaklarda eylemlerini sürdürürken, ilçedeki tüm iş yerleri kepenk kapattı.

Polis, olaylara karıştıkları belirlenen ve aralarında çocukların da bulunduğu 8 kişiyi gözaltına aldı.

113 kişi gözaltında

Siirt, Batman ve Mardin'in Nusaybin ilçesinde izinsiz gösteri yapmak isteyen gruplara polis müdahale etti. Olaylarda toplam 113 kişinin gözaltına alındığı bildirildi.

Siirt'te DTP Milletvekili Osman Özçelik ve Belediye Başkanı Selim Sadak'ın da aralarında bulunduğu grup basın açıklaması yaptı. Açıklamanın ardından dağılan gruptan bazıları Çakmak Mahallesi'nde polise taşlı saldırıda bulundu. Bunun üzerine polisin müdahale ettiği gruptan 13 kişi gözaltına alındı. Olaylarda 1'i polis memuru 3 kişi yaralandı.

Vali Necati Şentürk, yaptığı açıklamada, olayların polisin sağduyusu sayesinde büyümeden önlendiğini belirterek, yürüyüşü izleyen polis memurlarının taşlanması üzerine müdahale edildiğini belirtti. Açıklamada, grubu tahrik eden ve polise taş atan 13 kişinin gözaltına alındığı kaydedildi.

Batman da karıştı

Batman'da ise aralarında DTP milletvekilleri Bengi Yıldız, Ayla Akat Ata ve Belediye Başkanı Nejdet Atalay'ın da bulunduğu grup, DTP il binası önünde basın açıklaması yaptı. Açıklamanın ardından bazı göstericiler polise taşlı saldırıda bulundu. Polisin müdahalesi sonucu 100 kişi gözaltına alındı.

Bu arada, Mardin'in Nusaybin ilçesindeki izinsiz gösterilerde de bazı göstericiler, yollara barikat kurarak, terör örgütü lehine slogan attı. Polisin dağılın uyarılarına taşlı saldırıyla karşılık veren gruba tazyikli suyla müdahale edildi.

Sultangazi'de izinsiz gösteri

Sultangazi'de izinsiz gösteri yapmaya çalışan grup, polisin müdahalesiyle dağıtıldı.
Gazi Mahallesi'nde son durak olarak bilinen noktada, Demokratik Toplum Partisi (DTP) irtibat bürosu önünde toplanan bir grup, terör örgütü ve elebaşı Abdullah Öcalan lehine slogan atarak izinsiz gösteri yapmak istedi. Bölgede sabah saatlerinden itibaren önlem alan güvenlik güçleri, panzerler desteğiyle göstericilere müdahale etti.

Polisin müdahalesiyle, emniyet güçlerine taşla karşılık veren göstericiler, ara sokaklara girerek dağıldı. Bazı göstericiler, ara sokaklarda toplanarak gösteriyi sürdürmek isterken, toplanan gruplar emniyet güçlerinin tekrar müdahalesiyle dağıtılıyor.

Cumhuriyet
*

'Ergenekon tertibinin kilidi video kaydında'


İşçi Partisi, Ergenekon adı altında gerçekleştiği iddia edilen örgütlenmenin başlangıç noktası olduğu öne sürülen "Ümraniye Bombaları"nın karakolda çekilen tutanak görüntülerini basın mensuplarına izletti.








"Ergenekon tertibinin

kilidi video kaydında gizli"



İP Genel Başkan Yardımcısı Avukat Hasan Basri Özbey, bir basın toplantısı düzenleyerek "Ergenekon tertibinin kilidi 'Ümraniye Bombaları bulundu' tutanağında gizli" iddiasında bulundu. Ergenekon davasında yargılanan İP'lilerin avukatlarından Özbey, psikolojik bir harekâtın Türk Ordusu'na darbe aşamasına geldiğini savunurken, "Kuvvayı inzibatiye, karargâhları basarak Türk Ordusu'nun kahraman askerlerini esir etmektedir" dedi.

"Sıra kuvvet komutanlarında"

Şimdi sıranın kuvvet komutanlarına geldiğini, Ergenekon savcılarının Türk Ordusunun, milletin gönlündeki itibarını yok etmek, vatanı savunma iradesini zaafa uğratmak için uydurma senaryolarla kuvvet komutanlarını sigaya çektiğini öne süren Özbey, şöyle dedi:
"Bu saldırı, kimi muhatapları tarafından 'hukuka saygı', 'hukuk devletine güven', 'adalet tecelli edecek' perdesi altında büyük bir aymazlıkla sineye çekilmektedir. 'Yargı çözsün' diyenler, çözen savcının teminatları hiçe sayılarak tutuklanmasına göz yummaktadırlar. Türk Ordusu'na ve Türkiye'nin milli güçlerine yönelik bu saldırıda; Türk Yargısı yoktur. Uygulanan Türk Hukuku değildir. Uygulanan Büyük Ortadoğu Projesi'nin F-Tipi Gladyo hukukudur."

Tutanaktaki küfürler

Ergenekon davasında, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Olay Yeri İnceleme ve Kimlik Tespiti Şube Müdürlüğü tarafından çekilen "Ümraniye Bombaları"nın bulunmasına ilişkin video kaydının mahkemece getirildiğini kaydeden Özbey, söz konusu videonun "Olay Yeri İnceleme Tutanağı"nın düzenlenmesi sırasında yapılan kayıtları içerdiğini kaydetti. Basına sunulan video kayıtlarının 2009 Mayıs ayında duruşma salonunda da izlendiğini kaydeden Özbey şöyle devam etti:
"Video kayıtlarındaki ses ve görüntülerden, karakolda bulunan bombaların gecekonduda bulunmuş gibi gösterildiği ve buna göre tutanak düzenlendiği açıkça ortaya çıktı. Bu işin bir yanı. Video kayıtlarının asıl anlamı, Ergenekon tertibinin kilidini ortaya koymasıdır. Ergenekon saldırısının işaret fişeği olan 'Ümraniye Bombaları'nın sözde bulunuşu masalı, sürecin adını ve hedeflerini ortaya koymaktadır."

Video kaydındaki konuşmalardan, davanın adının "bombalar" bulunmadan aylar önce konulduğunun anlaşıldığını öne süren Özbey şu ayrıntıları dile getirdi:

"-Oysa Savcı Zekeriya Öz 21 Ocak 2008'de yaptığı açıklamada Ümraniye'de bomba bulunması üzerine başlatılan soruşturma üzerine 'Ergenekon Örgütü'ne ulaşıldığını ileri sürmüştü. Ergenekon İddianamesi de bu anlatımla başlıyor.

-Şimdi ortaya çıkan bu video görüntüsü, Ergenekon soruşturmasının bir tertip olduğunu ve 'Ergenekon Örgütü'nün önceden kurgulanıp, uydurulduğunu gösteriyor.

-Video kayıtlarında yer alan polis şefinin şu sözleri bunu kanıtlamaktadır. 'Soruşturma, (Ergenekon) olduğu zaman, s...m hakimi savcıyı.'

-Video kaydından da açıkça anlaşılıyor ki, tertipçilerin hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri vardır. Kayıtta yer alan şu konuşmalar bunu bir kez daha ortaya koymaktadır. Bu askeriye askeriye demek., Genelkurmay var bunun altında. , O. ç., Genelkurmay başkanı gerçekten toplumu kutuplara ayırdı., Allahtan hakimler çok iyi.'

-İşte 'bombalar bulundu' tutanağını tutan polis şefleri, bir polis merkezinde, onlarca polisin önünde böyle konuşuyor, yaptıkları işin neyi hedeflediğini tarif ediyorlar. Hemen teşhisi koyup, hınçla Türk Ordusu'nu suçluyorlar."

Video mahkemede de izlendi

İşçi Partili Hasan Basri Özbey, mahkemede de izlenen bu resmi video kaydının, Ergenekon tertibinin şifrelerini ele verdiğini belirtirken, "Genelkurmay'a 'o. ç.' diyen F tipi polislerin icraatları ve hâkimlere ve savcılara 'sinkaf eden' sahte tutanakçılarla yürütülen soruşturmada, iş Türk Ordusu'nun kuvvet komutanlarını sorgulamaya gelmiştir. Kimsenin saldırının vardığı bu boyut karşısında 'hukuka, yargıya güvenelim' gaflet ve dalaletiyle milleti kandırmaya devam etmeye hakkı yoktur. Bu 'iyi niyet' taşlarıyla döşeli yolun varacağı yer 'ihanet' cehennemidir" dedi.

*

'Öcalan'ın yeniden yargılanmasının önü açılacak'


CHP'li Okay ve MHP Grup Başkanvekili Vural,
''Taş atan çocuklar'' için düzenlemeler de öngören Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısıyla, terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan'ın yeniden yargılanmasının önünün açılacağını söyledi.


'Öcalan'ın yeniden yargılanmasının önü açılacak'




CHP Grup Başkanvekili Hakkı Suha Okay, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin (AİHM) başvuru yapan terör örgütünün elebaşı Abdullah Öcalan lehinde karar vermesi durumunda, ''taş atan çocuklar yasası'' diye tanıtılan yasa tasarısı ile Öcalan'ın yeniden yargılanmasının yolunun açılacağını iddia ederek, ''Yeniden yargılama, Öcalan'ın cezasının indirilerek belli bir süre sonra serbest kalmasını sağlayacak'' dedi.


YENİDEN YARGILANMAYACAK

Okay, düzenlediği basın toplantısında, ''taş atan çocuklar yasası'' diye tanıtılan Terörle Mücadele Kanununda Değişiklik Öngören tasarının 10 Kasım'da TBMM'ye sevk edildiğini anımsattı.

AİHM'in Öcalan'ın çeşitli başvurularını görüşmeye devam ettiğini ifade eden Okay, şöyle konuştu:
''Bu başvurulardan birinin konusu Öcalan'ın müebbet ağır hapis (daha sonra değiştirilen adıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis) cezasının şartlı tahliyeye olanak vermeyen şeklinin, mahkumiyet tarihinde, (29 Haziran 1999) yasalarda mevcut olmadığına ilişkindir. Eğer, AİHM Öcalan lehinde karar verirse şu anda siyasi iktidarın getirdiği tasarı ile yapılan değişiklikle Öcalan'ın yeniden yargılanmasının yolu açılacaktır.

AİHM kararına paralel olarak yeniden yargılama Abdullah Öcalan'ın cezasının indirilerek belli bir süre sonra serbest kalmasını beraberinde getirecektir. Yani terörist başına örtülü af getirecektir.''


"Kapalı kapılar ardında muhatap aldıklarınızla neleri görüştünüz?''


MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, düzenlediği basın toplantısında, ''PKK terör örgütü elebaşı İmralı canisini muhatap alma, onunla pazarlık yapma sürecinin devam ettiğini'' söyledi.

Bu sürecin bir parçasının da ''Öcalan'ın yanına arkadaş gönderme'' projesi olduğunu ifade eden Vural, bu projeyle Öcalan'ın taleplerinin bir kısmının karşılandığını söyledi.


Vural, şimdi de PKK ile yürütülen müzakere sürecinin arka planında başka pazarlıkların yapıldığını savunarak, ''Son zamanlarda ortaya çıkan olaylar şu suallerin cevabını beklemektedir: Ne pazarlıklar yapıldı, ne sözler verildi? Kapalı kapılar ardında muhatap aldıklarınızla neleri görüştünüz?'' diye sordu.

''Türkiye'nin yine sokakla pazarlık edilen noktaya geldiğini'' ifade eden Vural, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile yapılan görüşmede, İmralı canisinin konumunun, adeta bir politik lider haline dönüştürüldüğünü ileri sürdü.

''İnfaz şartlarını gevşeten tutum içindeler"

Bu kişiyle ilgili özel muamele yapılması konusunun bizzat Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile görüşüldüğünü dile getiren Vural, şunları söyledi:
''Dengir Mir Mehmet Fırat ile rakı masasındaki görüşmelerden sonra arkadaş gönderme projesi yapılmıştı. Şimdi de yine bu kişinin konumu özel olarak alınmıştır. Bu görüşmelerden sonra TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı'nın koşullarla ilgili bir komisyon kurmak için partileri arıyor. 'Oraya gidelim bir bakalım' diyerek, onu muhatap alacak bir süreci geliştirme çabasına girilmiştir.

İmralı canisinin infaz şartlarını gevşeten ve sulandıran bir takım yaklaşımlar içerisinde bulunuluyor. Yapılan girişimlerin amacı, İmralı canisinin infaz şartlarını yumuşatmaya yönelik. MHP olarak bu süreci yakinen takip ediyoruz.''


Vural, bu pazarlığın geldiği noktanın, TBMM'de Adalet Komisyonuna sevk edilen ''taş atan çocuklar'' için düzenlemeler de öngören Terörle Mücadele Kanunu (TMK) ile bazı kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun tasarısı olduğunu ifade ederek, tasarıyla ilgili Adalet Komisyonunun gelecek hafta perşembe günü toplantıya çağrıldığını bildirdi.


TMK'de yapılmak istenen değişiklik

Bu tasarıda, terör örgütü elebaşısının yeniden yargılanmasının önünü açan madde bulunduğunu iddia eden Vural, şöyle devam etti:
''Dün etkin pişmanlıktan yararlanmak için örgüt kurucusu ve yöneticilerinin önünü açarken deşifre edilen AKP, bugün de terörist başının yeniden yargılanması sürecinin önünü açacak girişimde bulunmaktadır. Bununla ilgili kanun tasarısını Meclise göndermiştir. Terörist başının yeniden yargılanmasını mümkün kılmayan TMK'nın 321. maddesine göre, 4 Şubat 2003 yılından önceki başvurular kabul edilmiyordu. Öcalan da bu tarihten önce müracaat ettiği için kapsama girmiyordu. Şimdi tasarıyla Öcalan'ın önündeki bu engel kaldırılmaktadır. 4 Şubat 2003 tarihi ile ilgili engel kaldırılmakta, böylelikle Öcalan'ın yeniden yargılanmasının önü açılmaktadır.''


Öcalan'ın yeniden yargılanmasına ilişkin Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesinin daha önce verdiği kararı hatırlatan Vural, mahkemenin başvuruyu, 4 Şubat 2003 tarihinden önce olduğu için reddettiğini söyledi.

Hükümetin, ''Bu daha önce başvurdu, esassız olması nedeniyle reddedildi'' iddiasının safsata olduğunu söyleyen Vural, ''Öcalan'ın önünde bulunan tarih engeli, AKP tarafından kaldırılmaktadır. Bundan sonra topu yargıya atacaklar. Gelinen nokta, İmralı ile PKK ile yapılan bir müzakerenin hangi noktaya kadar geldiğini göstermektedir. Çok hazin bir tabloyla karşı karşıyayız. 4 yıl önce bize tarih kısıtlaması olduğu için Öcalan'ın yargılanmasının mümkün olmadığını söylüyorlardı. Bugün bu tarihi kaldırıyorlar. Hükümet, Öcalan'ın önünü açmak için tam teşebbüstedir. Sayın Başbakan'ın imzasıyla Meclise göndermiş kanun tasarısıyla birlikte...'' diye konuştu.

MHP'li Vural, hükümetin; sokağa, silaha teslim olduğunu söyleyerek, ''MHP, böyle bir değişikliğin karşısındadır. Hükümet süratli bir şekilde bu yasa değişikliğini geri çekmelidir'' dedi.


ABD'nin Afganistan için asker talebi MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, ABD Başkanı Barack Obama'nın, Türkiye'den Afganistan'a muharip asker talebinde bulunacağına ilişkin haberlerle ilgili olarak da şunları kaydetti: ''MHP olarak Afganistan'a muharip güç gönderilmesinin doğru olmadığını düşünüyoruz. Açıkçası, Türk askerinin hangi unsurlarla orada olacağına ilişkin bir politikası vardır. Bu politika neden delinmek istenmektedir? Neden Tayyip Erdoğan'ın elinde Türk askeriyle ilgili böyle bir pazarlık gücü olarak kullanılması mümkün kılınmaktadır? Sayın Başbakan, önce Obama'nın Meclis'te yaptığı konuşma çerçevesinde verdiği ev ödevlerinin sonuçlarını paylaşacak. Birtakım beklentiler konusunda da fikirleri istenmiştir.''


HUKUK NEREDE?


Siyasi iktidar

ne yapacağını şaşırmıştır.


Suay Karaman

Tüm Öğretim Elemanları Derneği

(TÜMÖD) Genel Sekreteri


Ülkemiz, AKP iktidarının sivil darbesi ile çok çalkantılı günler geçirmektedir. İktidar ipin ucunu kaçırmıştır ve ne yapacağını şaşırmıştır. Teğet geçen ekonomik krizi yok saymak için ve gündemi değiştirmek için, her gün yeni yeni olaylarla karşılaşmaktayız. Hukuksuzluk almış başını gitmektedir. Yüksek yargı üyeleri bile, hukuksuzluktan yakınmaktadır. Oysaki toplumdaki düzenin vazgeçilmez kaynağı hukuktur, hukuk devletinin en önemli özelliği ise yargı bağımsızlığıdır. Yargı bağımsızlığını, kendine bağımlılık olarak algılayan siyasi iktidarın, yargıya müdahalesi toplumda derin sarsıntılara yol açmaktadır..


Toplumda korku salan ve huzuru bozan gizli telefon dinlemeleri, yüksek yargı makamlarına, Cumhuriyet başsavcılarına, iktidarın hoşuna gitmeyen kararları alan yargıçlara, yargı alanındaki meslek örgütlerinin yöneticilerine karşı yapılan hukuk dışı uygulamalar sürekli artarak devam etmektedir.


Türkiye Barolar Birliği, siyasi iktidarın yargı bağımsızlığını ortadan kaldıracak nitelikteki uygulamalarının, hukuk devletini temelden sarstığını, anayasal düzenin temel ilkelerini işlemez hale getirdiğini ve adım adım otoriter bir sisteme doğru gidildiği uyarısında bulundu. İstanbul Barosu, siyasi iktidarın yargı üzerindeki saldırı ve kuşatmasının artık dayanılmaz boyutlara ulaştığını bildirmiştir.


Washington Post gazetesinin başyazısında, AKP hükümetinin demokratik ilkelere bağlılığının sallantıda olduğu yorumuna yer vermiştir. Bağımsız Türkiye Komisyonu Başkanı ve eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari, telefon dinlenmesi konusunda, hukukun üstünlüğü ve yargı bağımsızlığının korunmasının her ülkede şart olduğunu bildirmiştir.


Yıllardır telefonları dinlenerek, ne ile suçlandıkları belli olmayan ulusalcı, Kemalist insanlar, Silivri’de zulüm yaşamaktadırlar. Tutuklu olan aydınlar, savunmalarını yaptıkça, hukuksuzluğun boyutları gözler önüne serilmektedir. Ucu açık ve içeriği belli olmayan açılım ile ülkeyi bölmek uğruna, emperyalist güçlerin isteklerini yerine getiren siyasi iktidar, kendine karşı olan tüm ulusal güçlere baskı, korku ve zulüm uygulamaktadır.


Anayasa ve hukuk dışı tutum ve davranışlarda bulunarak meşruluğunu yitiren iktidarların görüldüğü ve yaşandığı ülkemizde, geçmişten ders alamayan yöneticiler, ülkenin kötü gidişinin baş sorumlularıdır.


Ülkemizde yıllardır süregelen her türlü olumsuz ve şeriatçı yapılanmaya karşı, laik, demokratik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni benimseyen, Atatürkçü, bilinçli ve aydın kuşaklar yetişmiştir. Yetişen bu kuşaklar sayesinde, ülkemiz her türlü emperyalist oyunu yenecek ve yarım bırakılan Kemalist Devrimlere sahip çıkacaktır. Bunun yolu, toplumun artık örgütlenmesi, susmaması, demokrasiye sahip çıkmak için elini taşın altına koyması ve konuşmasıdır. Konuşan toplum, yargı bağımsızlığına sahip çıkmanın, kendi hak ve özgürlüklerine sahip çıkmak olduğunu ve ülkenin aydınlık günlere doğru gideceğini bilmelidir.


*

Ergenekoncu korku atmosferi!


Ergenekon soruşturmasının arkasında Gülen cemaatinin bulunduğunu savunan Jenkins Raporu'nun tartışıldığı toplantıyı yöneten Yurter Özcan, Ergenekon davası ile ilgili farklı fikirler öne süren ve eleştiren herkesin 'Ergenekoncu' olarak anılma riskiyle karşı karşıya olduğunu söyledi.


Tehdit ABD'ye kadar uzanıyor




Ergenekon soruşturmasının arkasında Fethullah Gülen hareketinin olduğu tespitinde bulunan İngiliz yazar Gareth Jenkins’in hazırladığı raporun tartışıldığı toplantının moderatörlüğünü üstlenen ve neredeyse Türkiye’deki bir grup medya tarafından “Amerika’daki ” suçlamasıyla karşı karşıya kalan Washington Institute Türkiye Araştırmaları Merkezi’nden Yurter Özcan, yaşadıklarını “insanların korkutulmaya çalışıldığının en iyi göstergesi” olarak yorumladı. Özcan, karalama kampanyasına, “Bu yaratılmak istenen korku atmosferini gösteriyor. Her insan kolay kolay, bu tür karalamalar ve suçlamalar karşısında bu mücadelenin içine girmez. Bu dava ile yapılan eleştirilere mutlaka kulak verilmesi gerekiyor. Türkiye’nin laik, demokratik bir hukuk devleti olduğunu unutmamak lazım” sözleriyle yanıt verdi.

Hedefteki isim Özcan

Washington’daki ARI Vakfı’nın (ARI Foundation) 18 Kasım’da Amerikan Kongresi’nde düzenlediği ve Jenkins’in Ergenekon soruşturması üzerine yazdığı raporun ele alındığı toplantının modetarörlüğünü üstlenen hedefteki isim Özcan, gazetemize konuştu. “Ergenekon davasıyla ilgili farklı fikirler ileri süren ve eleştiren herkes ‘Ergenekoncu’ olma riskiyle karşı karşıya. Amerikan Kongresi’nde yapılan bu toplantıyı organize eden ARI Vakfı ve Gareth Jenkins’in bile ‘Ergenekoncu’ olarak nitelenmesinden de anlaşılıyor. Bu yaratılmak istenen korku atmosferini gösteriyor. İnsanlar mimlenmemek için, mümkün olduğunca bu konuya karışmıyor, ses çıkarmıyor, tartışmıyor” diyen Özcan, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Ergenekon soruşturması konusunda Türkiye’de tamamen bir bilgi kirliliği ve dezenformasyon savaşı hâkim. İnsanlar yazılan iddianameler üzerine değil, daha ispatlanmamış iddialar üzerine yazıyor, çiziyor, söylem üretiyor. Ne yazık ki çok okuma alışkanlığı olmayan bir milletiz, böyle önemli bir davada bu tekrar ortaya çıkıyor. Tabiri caizse, insanlar kafadan atıyor. Bu sadece halkımız için değil, ne yazık ki Türkiye’deki yazar-gazeteci kesimde de mevcut. Bir yurttaşın 5 bin 800 sayfalık iddianemeleri okumaması anlaşılabilir bir durum. Ama bu konu hakkında yazan gazeteci-yazarların, böyle bir lüksü yok. Birçok gazeteci-yazar araştırmadan, bilgiye dayalı analitik yazılar yazmadan, kulaktan dolma bilgiler ile bu bilgi kirliliğinin parçası haline geliyor. Hal böyle olunca, Türk halkı da bu dava hakkında sağlıklı bilgi sahibi olamıyor.”

Toplantı yapılmadan önce, Washington’daki bazı gazetecilerin, “niçin Gareth Jenkins’i konuşturduklarını” sorduklarına dikkat çeken Özcan, bu soruya, “Ergenekon iddianamelerini okuyup, analitik bir rapor yazan başka bir araştırmacı bulamadığımız için” yanıtını verdiğini söyledi. Özcan açıklamasını şu çarpıcı cümlelerle sürdürdü:

“Bu insanlar eleştirdikleri Gareth’in 86 sayfalık raporunu okumamıştı bile. Gareth’in raporunun üçte birinin Türkiye’deki derin devleti anlattığını söyledim. Tabii ki raporu okumadıkları için, bilmiyorlardı. Onlara toplantıdan önce, mutlaka Gareth’in raporunu okumalarını söyledim. Çünkü Gareth gerçekten konuya çok hâkim. Ama bu tavsiyemi dinlememiş olacaklar ki, toplantı sırasında söyledikleri hiçbir şey Gareth’in argümanları üzerine değildi. Yaptıkları eleştiri raporun tek yanlı, sübjektif olmasıydı. Ama bu iddialarını destekleyen hiçbir şey sunamadılar.”

‘Kişiler değil bilgi tartışılmalı’

“Bildiğiniz gibi bu toplantı yapılmadan 3-4 gün önce bazı gazeteler bu toplantının Ergenekon yanlısı, bizim Ergenekon’un mücadelesini Amerika’ya taşıdığımızı vs. iddia ederek, daha toplantı yapılmadan bu organizasyonu kötüleyen haberler yapmaya başladılar”
diyen Özcan, “Zaten benim hakkımda Google araştırması yaparsanız, bunun ne kadar had safhada olduğunu görürsünüz” dedi. Özcan son iki haftadır yaşadıklarını ise şu cümlelerle özetledi:

“Bu da insanların korkutulmaya çalışıldığının en iyi göstergesi. Her insan kolay kolay, bu tür karalamalara ve suçlamalara rağmen bu mücadelenin içine girmez. Bu dava ile yapılan eleştirilere mutlaka kulak verilmesi lazım. Türkiye’nin laik, demokratik bir hukuk devleti olduğunu unutmamak lazım. Ben ARI Foundation’ı eleştiren insanlara da söylemiştim. Bu dava hakkında, araştırma-bilgiye dayalı (tabii ki iddianameleri tamamıyla okumuş, etüd etmiş) başka bir araştırmacı daha çıkarsa, seve seve Gareth ile beraber bir toplantıda bir araya getirmek isteriz. Böyle bir toplantının da seve seve moderatörü olurum. Artık bilginin ve araştırma raporlarının tartışılması lazım, kişilerin değil.”


Cumhuriyet

*

Biliniz ki bu hakları vermezseniz orada oturamazsınız.

Son uyarı



Oktay Ekşi


İKTİDAR elinizdedir. Yeter sayıda milletvekilinin eli “evet” demek için havaya kalktığı zaman, istediğiniz yasayı da çıkartabilirsiniz. Buna güvenerek, Başbakan Erdoğan’ın söylediği gibi, “Kanunsuz eylem yapanlar, sonucuna katlanırlar” da dersiniz.

Ama toplumun sabrı taşınca dediklerinizi dinleyen bulamazsınız.

Nitekim dün tüm Türkiye’de öyle oldu:

Kamu çalışanlarının yıllardır talep edip de alamadığı “grev ve toplu iş sözleşmesi yapma hakkı”nı tanımamakta ısrar ederseniz, gün gelir, sizin yanınızda gibi görünen sendikaları da karşınızda bulursunuz.

Dün bunun örneği yaşandı. Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu (KESK) ile Türkiye Kamu Çalışanları Sendikaları Konfederasyonu’nun (Kamu-Sen) çağrısına uyan pek çok sendika, sayılamayacak kadar çok kamu görevlisinin gücünü gösteren bir “uyarı eylemi” gerçekleştirdiler.

Kamu-Sen bu eyleme 2 milyondan fazla emekçinin katıldığını açıkladı.

Gerçekten Hakkari, Afyonkarahisar, Malatya, Edirne, Hatay, İzmir, Bilecik, Adana, Kars, Kocaeli, Elazığ, Tekirdağ, Ağrı, Mersin, Zonguldak, İstanbul, Çanakkale, Ankara, Tokat, Konya, Bitlis, Kırklareli dahil yurdun her tarafından birbiri ardına gelen “uyarı eylemi” daha doğrusu “iş bırakma” haberlerini okuyunca ve fotoğrafları görünce edinilen izlenim bu rakamın doğru olduğunu düşündürmekteydi.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) ağzı kalabalık bir Genel Başkan Yardımcısı’nın dün:

“Kamu çalışanları vatandaşın günlük hayatını ıstıraba dönüştürme hakkına sahip değildir. Trenleri durdurup, insanların oradan yollarına devam etmelerini engellemek, trenlerin çalışmasını engellemek, sağlık kurumlarında vatandaşın sağlığının olumsuz etkilenmesi için bazı girişimlerde bulunmak, öğrencilerin okula gitmesinin önüne engel koymak, kamu sendikacılığı anlayışıyla bağdaşmamaktadır” dediği bildiriliyor.

Tamam, vatandaşın günlük hayatını ıstıraba dönüştürmek elbette kimsenin hakkı değildir.

Peki ama sayısının 2 milyon 600 bin olduğu ileri sürülen kamu çalışanlarının hayatını ıstıraba dönüştürmek siyasi iktidarın hakkı mıdır?

Pek çoğu son yedi yılda yani AKP iktidarı döneminde işe alınan bu insanlardan söz ederken Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Ömer Dinçer daha geçen hafta, “Memurların yüzde 36’sı niteliksiz” diyordu.

Bu söz doğru ise faturayı AKP iktidarının ödemesi gerekmez mi?

Eğri oturup doğru konuşalım:

12 Eylül yönetiminin tanınmaz hale getirdiği haklardan biri, belki de birincisi “çalışanların toplu iş sözleşmesi ve grev yapma hakkı” idi.

Kamu çalışanları bu bağlamda hep daha da güçsüz, çaresiz kaldılar.

Dünkü eylem işte o insanların her uygar ülkedeki kamu çalışanlarının sahip olduğu hakları artık alma kararında olduklarını gösterdi.

Tamam… Bu eylemi düzenleyenler hakkında disiplin soruşturması açabilirsiniz. Bazılarına ceza da verirsiniz. Ama biliniz ki bu hakları vermezseniz orada oturamazsınız.

Bu iş bu kadar basittir. Anlaşıldı mı?

*

ONUR MÜCADELESİ


Bugün için dersler




Suay Karaman
Tüm Öğretim Elemanları Derneği
(TÜMÖD) Genel Sekreteri

Siyasi iktidarın içeriği belli olmayan açılımı konusunda 10 Kasım 2009 tarihinde CHP adına söz alan Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, yaptığı doyurucu konuşma sonrasında haksız eleştirilere uğradı. Eleştirinin dozunu arttıran bazı yüzeyseller istifa etmesini bile istedi. Bazı yüzeyseller ise bir özür dileme kampanyası başlattılar.

Devletler, isyanları silahla bastırırlar; çiçekle karşılayarak bastırılan isyan görülmemiştir. Cumhuriyet döneminde yapılan on sekiz isyan da gerici harekettir, bölücü harekettir, cumhuriyete karşı yapılan başkaldırıdır. Bunlardan Şeyh Sait ve Dersim İsyanı, yabancı ajanların kendi çıkarları için tahrik ettikleri ayaklanmalardandı.

Onur Öymen, Güneydoğu sorununun yakın tarihini anlatan içeriği dolu bir konuşma yaptı. PKK ve İmralı’daki ile masaya oturmak isteğinde bulunanlara karşı şunları söyledi: “Atatürk Şeyh Sait ile müzakere mi etti? Dersim isyanını yapanlarla müzakere mi etti? Onların sözcüleriyle, temsilcileriyle masaya mı oturdu? Yabancı ülkelerin istihbaratından mı yararlandı? Şeyh Sait isyanında analar ağlamadı mı? Dersim isyanında bütün analar ağlamadı mı? Kısa bir sürede bütün terör örgütlerini dize getirdi.” Bugün için güzel dersler çıkartılması gereken bu konuşma, bazı dış ve iç çevrelerin kışkırtması sonucunda, salt Dersim’e odaklanmıştır. Bugün, bir Dersim sözüyle harekete geçip, ortalığı birbirine katanların neyi savundukları ve bilerek ya da bilmeyerek kimlerin değirmenine su taşıdıkları iyice sorgulanmalıdır. Bu sorgulamanın bugün cumhuriyeti yok etmek isteyenlere karşı dik bir duruş gösterebilmek için yapılması gerekmektedir.

Dersim bölgesi, Tunceli Kanunu’nun çıktığı 1935 yılına kadar eşkıyaların cirit attığı, ağaların ve şeyhlerin korku saldığı, aşiret reislerinin egemenliği altında bir yerdi. Geçim kaynakları son derece sınırlı ve halk yoksuldu. Bunun yanında sağlık, eğitim ve ulaşım gibi olanaklardan yoksundu. Hükümet idareye yeni bir düzen vermek için, yeni iller ve ilçeler kurmuştur. Bu bölgede kalıcı bir düzen sağlanması amacıyla okuluyla, hastanesiyle, suyuyla, yoluyla, köprüsüyle bir dizi reform programı çerçevesinde yeni girişimler başlatmıştır. Tunceli Kanunu, bu yenileşme programının adıdır. Tunceli Kanunu, ortada bir isyan bulunduğu için, bu isyanı bastırmak için çıkarılmamıştır. Bölgeyi kalkındırmak, insanlara aş, iş, eğitim ve sağlık olanakları sunmak, böylece asayişsizlik ve isyan potansiyelini en aza indirmek için çıkarılmıştır.

Ancak aşiret reisleri alıştıkları eski düzenlerini sürdürmek istiyorlardı. Köprüler, yollar, okullar yapılmaya başlanır başlanmaz, tepkiler de başlamıştı. Hükümet, isyan eden aşiret reislerini yola getirmek için araya elçiler koydu ama bu derebeyleri barışı reddettiler. Tepkiler giderek eyleme dönüşmüş ve 21 Mart 1937 gecesinden itibaren telefon telleri kesilmiş, köprüler yakılıp yıkılmış, askeri karakollar basılmaya başlanmış, askeri birliklere aynı anda baskınlar düzenlenmiş, subay ve askerler şehit edilmiştir. Dersim isyanını başlatan Seyit Rıza adlı bir derebeyi idi. Yola, köprüye, okula ve her türlü yeniliğe direnen derebeyi Seyit Rıza, cumhuriyet rejimine karşı ayaklanmıştır. Savaşta ve diplomaside büyük utkular kazanan genç cumhuriyetin kökleşmesi ve sağlamlaşması için özellikle devrimleri yaşama geçirmesi gerekiyordu. Bu yüzden, devrimlerin önünü kesebilecek her türden ortaçağ artığının direncine hoşgörülü olmak olanaksızdı. Bu isyan Eylül ayında tamamen bastırılmıştır. Aralarında Seyit Rıza’nın da olduğu yedi kişi idam edilmiş, 37 kişi de ağır hapis cezası almıştır.

Tunceli’li Seyit Rıza’nın öncülüğünde başkaldıran ortaçağ özlemcileri gibi, Atatürk’ün yanı başında ulusal kurtuluş savaşına var gücüyle destek veren Diyap Ağa da, Tunceli’liydi. Ankara yakınlarına gelen Yunan ordularının yarattığı korku ile “meclisi Kayseri’ye taşıyalım” diyenlere, Diyap Ağa’nın; “buraya savaşmaya mı, yoksa kaçmaya mı geldik?” sözüyle gösterdiği yürekli ve dik duruşu belleklerdedir.

Dersim'i Yeniden İnşa Cemiyeti yöneticilerinin 15 Kasım 2009 tarihinde Almanya'dan yaptıkları açıklamada Dersim İsyanının elebaşısı Seyit Rıza'ya övgüler düzülürken, Mustafa Kemal Atatürk ve Türk ordusunun soykırım yapan zalimler olduğu iddia ediliyor. Bu olayın AB’ye taşınması süreci Onur Öymen'in konuşması nedeniyle kopartılan fırtınanın kaynağını gözler önüne seriyor. Yaşananlar ABD ve AB emperyalist güçlerinin dayatmasıyla sahneye konulan Türkiye Cumhuriyeti’nin bölünmesi sürecinin yeni bir aşamasından başka bir şey değildir. Bu cemiyet, 19 Kasım 2009 tarihinde Brüksel’de Avrupa Parlamentosu’nda “Dersim 1937/1938, Aleviler ve Devletin Rolü” adlı konferans düzenledi. AB’nin himayesindeki konferansta da, daha önce yaptıkları açıklamadaki söylemler tekrar edildi.

DTP’li milletvekilleri şimdi de Tunceli yerine Dersim ismini kullanmak için kampanya açıyorlar. Dersim olunca, kentte tüm sorunlar çözülecek mi? Büyük yatırımlar yapılıp, fabrikalar açılıp, işsizlik bitecek mi? Sağlıktan, eğitime, belediye hizmetlerinden kentleşmeye kadar her türlü sorun sona mı erecek?

Türkiye, içinde bulunduğu çok büyük sorunlarla karşı karşıyadır. Ekonomik kriz, yoksulluk, işsizlik, yolsuzluk, hukuksuzluk, telefon dinlemeleri, açılım adı altında ihanete varan gelişmeler ve bir sivil darbe yaşanmaktadır. Bütün bu olumsuzluklar görmemezlikten gelinerek, numaracı cumhuriyetçiler, tarikatçılar, bölücüler, yerli ve yabancı işbirlikçiler, AB’den fonlanarak kendilerini Alevilerin sorumlusu olarak görenler bir araya gelerek, emperyalizmin ekmeğine yağ sürmektedirler. Buradaki ilk hedefleri Alevileri, Mustafa Kemal Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi ve Silahlı Kuvvetler karşıtı haline getirmek. Son hedefleri ise Atatürk’ü yargılamak ve Kemalizm’e son vermek. Ulusal ve Kemalist bilinç düzeyleri yeterli olmayanlar da, bu yapılmak istenenlere alet olmaktadırlar. Onur Öymen, yıllardır diplomat olarak, milletvekili olarak, ulusal çıkarlar için, her alanda, her cephede onur mücadelesi yapmaktadır. Bu mücadeleyi anlayamayanlar, ya da anlamak istemeyenler, emperyalizmin oyuncağı olacaklardır ve kullanım tarihleri sona erince yok olup gideceklerdir. Herkesin bilmesi gerekir ki, emperyalist güçlerin ve yerli işbirlikçilerin her türlü oyunları boşa çıkacaktır, Atatürk’ün aydınlık Türkiye’si sonsuza dek yaşayacaktır.

*

Boşuna ‘Allah’ın sopası yoktur’ dememişler!



Çökmece




Deniz Som



ERGENEKON dalgasından tutuklanan sevgili arkadaşımız Mustafa Balbay’a Silivri toplama kampındaki 259. gününde yani geçen perşembe ancak sıra geldi ve savunmasını yapmaya başladı.


Ne yazık ki duruşmayı izlemeye gidemedim. Çünkü kansere karşı ilk raundu kazanıp “domuz gibiyim” diye böbürlenince domuz gribinden yatağa düşmüştüm. Neyse domuz gribini de hallettim sayılır.

Balbay da savunmasında hakkındaki iddiaları sırayla halletmekle kalmadı yine sözcüklere dans ettirdi ve iddianameyi “idamname”ye benzetti. Ertesi gün Balbay’ın savcılık ifadeleri okunuyordu ki mahkeme salonunun tavanı, mahkeme heyetinin başına çöktü!

Tam Balbay’lık durum! Özgürlüğüne kavuşunca “çökmece” için kim bilir neler yazacak neler söyleyecek! Balbay’ın izniyle ilk değerlendirme bendenizden:

Hukuki yönden: Dava zaten başlarken çökmüştü; mahkeme heyetinin üzerine de tavan çöktü.

Manevi yönden: Atalarımız boşuna ‘Allah’ın sopası yoktur’ dememişler.

Gerçekçi yönden: Ergenekon dalgası için kurulan Silivri toplama kampının ihalesi dava konusu olmalı.

Ticari yönden: Merak edilecek bir durum yok; davanın ucu açık olduğu için ihalede mahkeme salonunun tadilat ve tamirat işlerinin de ucu açık bırakıldı.

Taraf’tar yönünden: Elimizde ıslak belgeler var; tavanın çökmesi, Ergenekon terör örgütünün mahkeme başkanına yönelik bir suikast girişimidir.

Piyasa yönünden: Bu tavan tüm ekonomik krizlere iyi gelir. Birisi bir tavan alır; kartonpiyerci kazanır, kalıpçı kazanır, alçı imalatçısı kazanır, memleket kazanır. Durmayın siz de tavan alın, ekonomiye can katın.

İktidar yönünden: Bizim için önemli olan tavan değil tabandır: biz gücümüzü tabandan alıyoruz.

İktidar yalakaları yönünden: Tavanın çökmesi ters tepki. Çöküşten sonra yapılan ankette, tabanın iktidara olan desteği yüzde 51’e yükseldi.

Telekulak Başkanlığı yönünden: Mahkeme heyetinin üstüne tavandan düşen parça ile tavana yerleştirilen böcekler arasında bağlantı kurulmasına tevessül edilmesi dahi son derece yanlıştır.

Adalet Bakanlığı yönünden: Böcekler mahkeme kararıyla yerleştirilmiştir; tavanın çökmesinde hukuk dışı bir durum söz konusu değildir.

Telekulak rezaletinin çözümü


CİVAN padişahı Fatih Sultan Recep’in Adalet Veziri Ali Dibo pardon Sadullah Ergin şu sıralar televizyonları dolaşıp hükümeti telekulak rezaletinden aklamaya çalışıyor.
Vezir hazretleri kendisine yöneltilen çanak sorulara, aldığı “lojistik destek”le başarıyla yanıt veriyor.

Lojistik desteğe örnek vermek gerekirse: sultan hazretlerinin Telekulak İletişim Başkanlığı’nın açıkladığına göre son üç yılda hâkim ve savcılar dahil 113 bin 270 kişi dinlenmiş, 12 bin 988 kişin hakkında bir suç unsuru bulunmamış. Zurnanın zırt dediği yerde civan sultanının adalet vezirine sormalı: Suç unsuru bulunan dinlemeler sonunda açılan 100 bin 282 dava nerede?

Telekulak rezaleti, Sadullah Ergin’in tek başına temizleyebileceği bir rezalet değil; çünkü o daha dünkü Adalet Bakanı! Bu rezalet ancak üç AKP hükümetinin başbakanları Abdullah Gül, Recep Tayyip Erdoğan, Adalet Bakanları Cemil Çiçek, Mehmet Ali Şahin, Sadullah Ergin, Adalet Bakanlığı Müsteşarları Fahri Kasırga, Ahmet Kahraman ile Telekulak İletişim Başkanı Fethi Şimşek’in bağımsız bir ‘kanal”da ve bağımsız uzman “kişiler”in karşısına otur(tul)masıyla çözülebilir!
*

Hafızaları Tazeleyelim! (2)

video

*

Fener'ciler korunuyor!


CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, Deniz Feneri Derneği yapılanmasında etkin olan kadroların, 1995-1996'lı yıllardan itibaren İstanbul Büyükşehir Belediyesi kadrolarıyla işbirliği içinde olduğunu söyledi.




"Kadrolar korunuyor"



CHP Konya Milletvekili Atilla Kart, düzenlediği basın toplantısında, AKP iktidarları döneminde, suç ilişkilerine karışan ve haklarında soruşturma açılan kişilerin, yaygın olarak kadrolaşma amacıyla kamu yönetiminde görevlendirildiğini ve korunduğunu iddia etti.

Bu konudaki son örneğin, yönetimi TMSF'ye geçen Olay Medya Grubunun Genel Yayın Yönetmenliği görevine getirilen Necati Mesut Özen olayında görüldüğünü belirten Kart, Özen'in, ''Deniz Feneri Derneği soruşturmasında Zekeriya Karaman'ın memuru, vekaletini üstlenen kişi olduğunu ve kendisiyle yasa dışı ilişkileri sebebiyle kilit isim olarak sorgulandığını'' ifade etti. Özen'in, ''Karaman'ın yasadışı yollarla elde ettiği para ilişkilerini akladığının iddia edildiğini'' anlatan Kart, şöyle konuştu:
''Bu ilişkiler yeni değil... Adı geçenin bu tür ilişkileri, Kanal 7, Yurt Haber Ajansı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi iştiraklerinin ihale süreçlerinde de ortaya çıkmış ve soruşturmalara konu olmuştur. Bu süreçlerde, dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın, İETT yönetimine, ihaleye açılacak işlerin belirlenen şirketlere bırakılması konusunda baskı yaptığı ciddi iddialar arasındadır. Bu konuyla ilgili 30'a yakın dokunulmazlık dosyası, halen Anayasa-Adalet Karma Komisyonunda bekletilmektedir.

Kanal 7'ye usulsüz ihalelerle aktarılan paralarla ilgili olarak, Zekeriya Karaman'ın 28 Mart 1997 tarihinde, İstanbul 28. Noterliğindeki işlemlerde, Özen ile yasadışı ilişkilere girdiği bilinmektedir. Hal böyle iken, hakkında ciddi ve sürekli iddialar bulunan bir kişinin TMSF'nin yönetimine intikal eden Olay Medya Yayın Grubunun başına getirilmiş olmasının açıklaması olabilir mi? Bu, Deniz Feneri örgütlenmesinin Hükümet tarafında organize şekilde himaye edildiğini, bir kez daha doğrulamaktadır.''

Kart, ortaya çıkan tablonun net olduğunu savunarak, ''Deniz Feneri Derneği yapılanmasında etkin olan kadrolar, 1995-19976'lı yıllardan itibaren İstanbul Büyükşehir Belediyesi kadrolarıyla işbirliği içindedir. Bu kadrolar bugün de siyasi iktidar tarafından organize şekilde korunmaktadır'' iddiasında bulundu.


"Hükümet müdahale ediyor"

''Hükümetin, Deniz Feneri Derneği soruşturmasına yönelik olarak idari aşamaya müdahale ettiğini ve bu suretle yargılama sürecini etkisiz hale getirmek istediğini'' belirten Kart, İçişleri Bakanlığı Dernekler Dairesi Başkanlığı'nın konuyla ilgili 2 raporunun yasal gereğinin yapılmadığını söyledi.

Bu raporlarda, Deniz Feneri Derneği'nin, ''şeffaflık ilkesini ihlal ettiği, kuşku uyandıran faaliyetlerde bulunduğu, beli limitleri aşan ihaleleri yasal usullere uygun yapmadığı'' tespitlerinin bulunduğunu anlatan Kart, ancak ''kamu yararı'' statüsündeki derneğin, para ve yarım toplamaya deva ettiğini, Kurban Bayramı öncesinde faaliyetlerinin hız kazandığını belirtti.

''Hükümetin bu tabloyu gururla seyrettiğini'' iddia eden Kart, ''Yolsuzlukların denetlenmesini engelleyen vatandaşların kutsal değerlerini ve hayır duygularını istismar edenleri koruyan ve beytülmale el uzatan bir hükümet anlayışıyla karşı karşıyayız'' dedi.

Cumhuriyet

*

Bu gidişin sonu tehlikelidir..


İSLAMCI FAŞİZM



Suay Karaman
Tüm Öğretim Elemanları Derneği
(TÜMÖD) Genel Sekreteri

Yaklaşık bir ay önce başbakan ile KKTC cumhurbaşkanı arasındaki telefon konuşması ve ardından başbakan ile bir iş adamı arasındaki telefon konuşması yayınlandı. Telefon görüşmelerinin içerikleri çok ürkütücü ve şaşırtıcıydı.. Bu görüşmeleri yayınlanmasının ardından, Aydınlık Dergisi Genel Yayın Yönetmeni Deniz Yıldırım ve Ulusal Kanal İstihbarat Şefi Ufuk Akaya, “Ergenekon Terör Örgütü üyesi” oldukları gerekçesiyle tutuklandılar. Birçok insanın telefon konuşmalarının yandaş medyada çarşaf çarşaf yayınlanması karşısında destek verenler ve sessiz kalanlar, söz konusu siyasi iktidar olunca aslan kesilmişlerdir.

Geçtiğimiz Haziran ayında, okyanus ötesinin Taraf gazetesi, “İrtica ile mücadele planı” adı verilen belgeyi “AKP ve Fettullah Gülen’i bitirme planı” başlığıyla haberleştirerek, bu belgenin Genelkurmay tarafından hazırlandığını iddia etmişti. Aylardır belgenin aslı bulunamamıştı. Siyasi iktidar vatana ihanet açılımlarıyla, ne yaptığını bilmez bir haldeyken, aniden bu irtica ile mücadele planının sözde ıslak imzalı aslı çıkıverdi. AKP’yi açılım-saçılım sürecinde düştüğü durumdan kurtarmanın yolu şimdilik bulundu.

Verdiği kararların çoğu tartışılan Adli Tıp Kurumu, belgenin gerçek olduğunu bildirdi. Başbakan da açıkladı: “Adli Tıp Kurumu ıslak imza raporunu verdi, inanacaksın.” Bunun üzerine yine hukuk ayaklar altına alınarak, belgede imzası olduğu söylenen albay tutuklandı.

Siyasi İktidarın 10 Kasım tarihinde parlamentoya “Demokratik Açılım Paketi”ni sunduğu gün, Adalet Bakanı’nın da Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz ile Yargıtay Cumhuriyet Savcısı Ömer Faruk Eminağaoğlu’nun meslekten çıkarılmalarını isteyen başvurusunu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na gönderdiğinin açıklanması, içeriği belli olmayan açılımı örtmek olarak yorumlanabilir. Hukukun katledilmesine seyirci kalmayan ve cumhuriyeti savunmayı en kutsal görev bilen değerli hukukçular Osman Kaçmaz ile Ömer Faruk Eminağaoğlu, bir onur abidesi olarak anılırken, bu kararı verenler de onur aramaya devam edeceklerdir.

Bu gelişmeler sürerken dönemin Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’in oluruyla müfettişlere, suçlama ve isim belirtmeksizin Hakimler ve Savcılar Yasası kapsamındaki tüm başsavcı, savcı ve hakimleri de içine alabilecek şekilde ucu açık bir soruşturma izni verildiği ortaya çıktı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin ile Yargıtay’ın telefonlarının dinlenmesi, gerçek anlamıyla bir skandaldır. Bu skandala neden olan tüm yetkililerin görevlerinden istifa etmeleri gerekmektedir. Siyasi iktidar yargıya ve silahlı kuvvetlere savaş açmıştır. Bu gidişin sonu tehlikelidir..

Evrakta sahtecilik yaparak devleti bir trilyon lira zarara sokan şüpheli ile, hakkında birçok yolsuzluk ve sahtecilik davası olanlarla, Ali Dibo tavırlılarla, hukuk devleti yönetilemez. Hukukun dışına çıkanların, hukuksuzluğa davetiye çıkaranların yönettiği ülke, her türlü tehlikeye açıktır. İslamcı faşizm, ülkede sivil darbe yapmaktadır ve herkesin iktidarlarına itaat etmesini istemektedir. Artık yolun sonuna gelinmiştir, siyasi iktidar sıkışmış ve ne yapacağını bilmez bir haldedir.

İslamcı faşizm özlemcilerinin unuttukları bir şey var: Bu topraklardan Mustafa Kemal Atatürk geçmiştir. Çağın gerisinde kalan tüm eylem, olgu ve düşünceleri yok eden Atatürk’ün tam bağımsız ve anti emperyalist Türkiye’sinde, aydınlığın dışında hiçbir yol geçerli değildir. Bunu er geç anlayacaklardır ama, anladıkları zaman Vahdettin’in konumundan bile daha kötü bir duruma düşecekleri kesindir..

*

Ülkeyi korku imparatorluğuna dönüştüren uygulama!



Korku imparatorluğu




Yargıtay santrali ile Ümraniye soruşturmasını yürüten ekibin başındaki isim olan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in telefonlarının dinlendiğinin ortaya çıkması medyayı dehşete düşürdü


Ümraniye soruşturmasının başındaki isim olan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Aydın’ın ev, iş ve cep telefonları ile Yargıtay santralinin dinlenmesi, medyada geniş yankı buldu. Gazetelerin büyük bölümü, kamuoyunda büyük şok yaratan haberi manşetlerine veya birinci sayfalarına taşırken, yandaş medya ise iç sayfalara gizledi. Ülkeyi korku imparatorluğuna dönüştüren uygulamayı gazeteler işte okuyucularına böyle duyurdu:

Telekulakta şok isim

Adalet Bakanlığı’nın yargı üzerinde yürüttüğü Ergenekon soruşturması kapsamında İstanbul Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’i de dinlettiği ortaya çıktı.Adalet Bakanlığı, 2008’de, kimin hakkında olduğunu belirtmeksizin açık uçlu bir soruşturma izni verdi. Teftiş Kurulu da Başsavcı Engin’in de aralarında bulunduğu bazı yargı mensupları hakkında soruşturma başlattı. Bu kişilerle dinleme kararları alındı. HÜRRİYET

Başsavcı da dinlenmiş

Ergenekon’da şok gelişme. Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın en tepesindeki isim olan Başsavcı Engin’in, Adalet Bakanlığı’ndan gelen talep üzerine Ergenekon soruşturması kapsamında cep, iş ve ev telefonlarının dinlendiği, gizli kamera ve ses kayıt cihazlarıyla takip edildiği ortaya çıktı. AKŞAM

Ergenekon şüphelisi Başsavcı!

Yeni bir dizi telekulak skandalı daha ortaya çıktı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Engin ile Kaçmaz’ın görev yaptığı Sincan Adliyesi’nin telefonlarının dinlendiği tespit edilirken, TİB’de geçen hafta yapılan incelemede de Yargıtay santralinin dinlendiği anlaşıldı. Başsavcı Engin’in, “Ergenekon örgütünün yargıya sızma girişimleri” gerekçesiyle 2008 yılında dinlendiği anlaşıldı. VATAN

Olacak iş değil

Dinlemede 3 şok. Adalet Bakanlığı müfettişlerinin, Ergenekon soruşturması kapsamında ismi geçen hâkim ve savcıları gerekçe göstererek verdiği genel nitelikli soruşturma kararına dayanarak, Ergenekon soruşturmasının başındaki isim olan İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in telefonlarını da dinlettiği ortaya çıktı. MİLLİYET

Bu kadarına da pes doğrusu

Adalet Bakanlığı’nın, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin ile Sincan Adliyesi’nin santralını da dinlediği ortaya çıktı. Adalet Bakanlığı müfettişleri taraından terör suçlarına bakan İstanbul 11. Ağır ceza Mahkemesi’nden alınan karar uyarınca terör örgütü ile bağnlantılı olduklarına inanılan bazı yargı mensuplarına ilişkin dinleme yapılması talep ediliyor. Dinlenmesi istenen kişiler arasında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin de yar alıyor. Başsaıvcı Engin’in ev, iş ve cep telefonları mercek altına alınıyor. TERCÜMAN

Başsavcı Engin de dinlendi

Ergenekon soruşturmasının yürütüldüğü İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nın tepesindeki isim Başsavcı Engin’in de 4 ayrı telefonunun mahkeme kararıyla dinlendiği ortaya çıktı. Bakanlığın mahkemeden talep ettiği dinleme izninin dilekçesinde gerekçe olarak, “Ergenekon örgütünün yargıya sızma çabasını deşifre edebilmek” gösterildi. SABAH

Başsavcıyı dinlemişler

Adalet Bakanlığı’nın, Ergenekon soruşturması kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Engin’in telefonlarını dinlettiği ve kamuya açık faaliyetleri ile işyerini izlettiği ortaya çıktı. Engin’in 2 cep telefonu, ev telefonun yanı sıra işyeri olarak da bu telefonun dinlendiği belirtildi. Dinlenen telefonlar arasında İstanbul Adliyesi’nin santral telefonun da bulunduğu kaydedildi. CUMHURİYET

Yargıya büyük gözaltı

Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi Hâkimi Hayri Keskin, TİB’de yaptığı incelemenin ardından hazırladığı raporda Yargıtay Başkanlığı’nın santralinin dinlenildiğini belirtti. Yargıtay’ın dinlendiğinin yankıları sürerken, Adalet Bakanlığı’nın Ergenekon soruşturması kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in de dinlendiği hatta kameralarla takibe aldığı ortaya çıktı. Dinlenen İstanbul Adliyesi’ndeki santralı kullanan 71 savcı ve 64 hâkim var. RADİKAL


Bu gazeteler 1. sayfadan duyurmadı

Yargıda büyük şaşkınlık yaratan dinleme depremini bazı gazeteler ise iç sayfalarından okuyucularına duyurdu.

‘Başsavcı Engin dinlendi’ iddiası

Ergenekon soruşturmasını yürüten İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Engin’in 2008’de yine Ergenekon soruşturması kapsamında dinlendiği iddia edildi. Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu müfettişlerinin, Eylül 2008’de Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz ve YARSAV Başkanı Eminağaoğlu hakkında aldığı dinleme kararında Başsavcı Engin ile yakın zamanda emekli olan Cumhuriyet Savcısı Ali Çakır’ın da yer aldığı ileri sürüldü. STAR

Sızma endişesi savcı dinletti

Adalet Bakanlığı’nın, Ergenekon soruşturması kapsamında İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in telefonlarını da dinlettiği ortaya çıktı. Ergenekon soruşturmasının başındaki isim Başsavcı Aykut Cengiz Engin’in dinlendiğini, Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu’nun, İstanbul 11. Ağır ceza Mahkemesi’nden aldığı iznin uzatılmasına ilişkin başvuru belgesi ortaya çıkardı. YENİ ŞAFAK

Başsavcıya Ergenekon dinlemesi

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in Ergenekon soruşturması kapsamında hakim kararıyla dinlendiği iddia edildi. NTV’nin haberine göre Adalet Bakanlığı başmüfettişlerinin talebi üzerine özel yetkili İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nden dinleme kararı alındığı öne sürüldü. Sincan 1. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Osman Kaçmaz’ın kararıyla oluşturulan Sulh Ceza Hakimi Hayri Keskin Başkanlığı’ndaki bilirkişi heyetinin Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı’na yaptığı baskında Engin’in de dinlendiğini tespit ettiği belirtildi. Bu kapsamda Enginle birlikte Savcı Ali Çakır’ın da dinlendiği aktarıdı. BUGÜN

Yeniçağ
*

Arşiv

Kategoriler

Ey Türk gençliği! Birinci vazifen, Türk istiklâlini, Türk cumhuriyetini, ilelebet, muhafaza ve müdafaa etmektir. iktidara sahip olanlar gaflet ve dalâlet ve hattâ hıyanet içinde bulunabilirler. Hattâ bu iktidar sahipleri şahsî menfaatlerini, müstevlilerin siyasî emelleriyle tevhit edebilirler. Millet, fakr u zaruret içinde harap ve bîtap düşmüş olabilir. Ey Türk istikbalinin evlâdı! İşte, bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklâl ve cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asîl kanda, mevcuttur!